Malaparte’nin deyişiyle; “Sessizliğin saflığını herhangi bir sesin bayalığıyla lekelemeden” bu mahvolmuş kitabı, yani can çekişen ‘Kaputt’u anlatmanın başkaca bir yolu yok. O kadar kederlidir ki, nüktedanlığında bile bıçaklanmayı hissedersiniz. Sözcüklerin peşinde giderken, ferasetini anlamak üzere bir an duraksamaya görün, hemencecik bitiyor yanı başınızda, tuhaf bir canlıya dönüşüyor elinde bir çift kadehle Malaparte. Sizi kahredecek anlattıklarıyla, ahlaktan bahsetmeye kimsenin dili varmayacak ve insanlığımızın üstünde hunharca tepinmeye başlayacak. Yeri gelecek içimizdeki cani olacak, giyecek üniformasını, savaş meydanlarında gezecek… Yeri gelecek diplomat olacak, saraylarda kahkaha atacak krallarla, kan içecek. Yeri gelecek sürgün ve yeri gelecek hapis olacak. Öyle bir yaratık olacak ki kitabında Malaparte, içimizde çürüyen bir şeylere dönüşecek, mesela ölü bir kısrağa Ukrayna’da, ortalık yerde çürüyecek ve leş kokusunun evrensel utancı olup yayılacak. Yol alacak Finlandiya’ya. Buz tutmuş gölde donmuş atlara dönüşecek, buz tutmuş kafalara askerler gibi oturacak iskemle niyetine ve kendi de düşten başka bir şey olmayan savaşı kazanmayı umacak ahmaklaşarak. Polonya’da yıkanamayan bir kadına dönüşecek, dışkıdan yapılmış sabun olacak, rengi ve kokusu hiç değişmeyen bir sabun, köpük köpük köpürecek saraylarda. Gettoda, ölülerin arasında gezinen bir melek olacak, karlar üstünde çıplak yürüyecek; “sıfırın altında otuz beş derecelik bıçağın altında.” Bir çocuk olacak, tek eğlencesi cenaze arabalarını seyretmek olan, ağlamayı bilmeyen, yozlaşmış bir “teneke trampet.” Romanya’da ‘domnule capitan’, bir fare olacak. Üst üste istiflenmiş cesetlerin arasında gezinen bir yağmacı, bir Çingene geleneği, “Sizi gidi alçaklar!” diye haykıracak ama kime? “Kızmayın, domnule capitan,