Luan Starova’yı ilk kez bu kitapla tanımış oldum. Yazarın babasının Türkiye’nin ilk başbakanlarından ve üstelik Fethi Okyar’ın da kuzeni olduğu bilgisi beni epey şaşırttı doğrusu. Bu kitap yazarın Balkan Efsanesi olarak adlandırılan yapıtının bir kitabıymış. Kitap 1997 yılında Fransa’da en iyi yabancı kitap ödülünü almış. Yazar bu efsanelerde 20. yüzyılın başında Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünden aynı yüzyıl Yugoslavya’nın dağılışına kadar kendi ailesinin izlerini sürüyor. Bu romanında da mekân Balkanlar ama burayı yerleşmiş bir nefret bölgesi değil daha çok farklı etnik grupların açlığa, kıtlığa, sefalete ve savaşlara birlikte katlandıkları bir yer olarak görüyor/gösteriyor. Yazar, Balkanların bilinmeyen ya da bize tamamıyla yabancı olan bir yüzünü gözler önüne seriyor. Çünkü Batı dünyası için Balkanlar yüzyıllardır savaş, çatışma gibi kelimelerle eş anlamlı hale gelmiştir. Yazar burada okuyunca Balkanların aslında bu şekilde olmadığını, orada yaşayan farklı etnikteki halkların ortak bir şuura ve geçmişe sahip olduğunu, huzur içinde birbirlerine saygı duyarak kardeşçe yaşadıklarını vurgulamak istiyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra sıradan insanların portresini çiziyor. Savaş sonrası olayları, keçi beslemenin yasaklanmasını, yeşermeye başlayan yeni rejimi, otorite ve insanlar arasındaki ilişkileri sorguluyor.
Tarih boyunca önce Barbarlar, sonra Romalılar, ardından Bizanslar, derken Osmanlılar, Balkanların siyasi ve sosyolojik çehresi değişikliğe uğrattılar. Balkanlar, Osmanlı İmparatorluğunun çöküşüne tanık olmuştu. Daha sonra Balkan Savaşlarını, sonra Birinci Dünya Savaşı’nı, sonra İkinci Dünya Savaşı’nı görmüştü, ama hiç kimse o güne kadar keçilerle uğraşmamıştır. Keçi, yoksulun, ezilmişin, hor görülmüşün, direnenin yanında kaldı her zaman. Balkan halkları