Bir çiçek demeti kadar hassas, bir laboratuvar raporu kadar soğuk ve bir günlük kadar samimi..
Her şey Charlie'nin ağzından, onun en samimi, korkulu, umutlu, kızgın ve üzgün düşünceleriyle aktarılıyor. Bu da hikayeyi evrensel ve dokunaklı kılıyor. Ve kitaba ismini veren tatlış faremiz Algernon. İkisinin ortak yanı ise birer "proje" olmalari.Sonuç Algernon ve Charlie, aynı kibirin, aynı etik kayıtsızlığın ve aynı tanrıcılık oynama arzusunun kurbanı.
Hikayenin dramatik başlangıcı; IQ düzeyi normalin altında Charlie ile Algernon'un yollarının bir labirentte kesişmesi ile başladı benim için. Algernon, Charlie'nin gelecekteki benliğinin bir yansıması olarak orada. Algernon'un labirentte sergilediği performans ile yarışmaya başlarken Charlie, sonradan yasayacağı dehşete o kadar uzak ve haberiz ki. Bu gerçekle yüzleşmeyecek mi ? O artık zeki biri ve tabii ki Algernon'a her baktığında kendini görecek..Bundan sonra hikaye biraz daha dramatik bir boyuta taşınıyor, hatta okuyucuya bildiği bir çok şeyi sorgulatmaya başlıyor. Labirent metaforu benim hayatımda neyi temsil ediyor? Kendi zihnimin, ilişkilerimin veya toplumun labirentlerinde neredeyim? Charlie her iki halinde de yalnız. Benim yalnızlıklarım, anlaşılmamaktan mı, yoksa anladıkça diğerlerinden uzaklaşmaktan mı kaynaklanıyor?
Bu kitap inandığım şeylere farklı bir bakış açısı ile değerlendirip yeni farkındalıklar kazanmama destek oldu. En önemlisi de hepimizin dünya denilen labirentte bir parça ödül için koşturup duran , zihnini parlatırken duygusal zekasını geri plana atan, sevmeyi ve sevilmeyi koşullu bir eylem gibi gören, bu uğurda sonunu dahi bilmediğimiz yollarda soluk soluğa koşan fareler olduğumuz gerçeğini tokat gibi yüzüme vurdu. Tabii ki demiyorum, 'mücadele etmeyelim'. Labirentte koşmak, gelişmek, öğrenmek