İnsan, yapısı itibariyle sosyal bir varlık oldugu için, tarihin başlangıcından bu yana büyük ya da küçük topluluklar halinde yaşamıs ve yaşamaktadır. Toplumsal yaşamı saglıklı bir şekilde sürdürmek, kaosu önlemek, hak ve özgürlükleri korumak için de, her toplum kendi inanışları, gelenek ve görenekleri doğrultusunda kurallara ihtiyaç duymuştur. Her devirde, hemen hemen tüm topluluklarda baskın, gücü elinde bulunduran bir grup, kendi idealize ettigi toplumu oluşturmak için toplumsal kuralları kendine göre belirlemiş ve tüm toplumun, hatta diğer tüm insan topluluklarının da bu kurallara uygun olarak yaşamasını istemiştir. Kuralların insanlar tarafından kabul edilme oranını arttırmak, karşı çıkılmasını önlemek için de sıklıkla, kendi sözlerinin Tanrı’nın sözleri olduğunu söylemişlerdir. Bu sözler, doğru, yanlış, ahlak, adalet ve diğer sosyal yaşamı düzenleyen kurallarla ilişkilidir genellikle. İnsanlığın başlangıcından bu yana da bu durum pek çok kez tekrar etmiş, gelecekte de bu şekilde devam edecektir diye öngörüyoruz.
İşte bizim öykümüz de gelecekte yaşanan bir nükleer felaketin ardından yaşamına devam etmeye çalışan insan topluluklarından birinde geçiyordu. Ve bu topluluğun da yaşamını düzenleyen oldukça katı inançları vardı. Bu inanışlara aykırı her durum ve bu duruma sessiz kalmak, agır bir şekilde cezalandırılıyordu. Kendilerini, bu kuralları benimsemeyen diğer toplumlardan da ayırıyor ve üstün görüyorlardı. İnancları ‘normal’ üzerine yapılandırılmıştı. Unutmamak için duvarlarına da yazdıkları bu inanıslar şu şekildeydi:
“ * Tanrı'nın sureti yalnız insandır.
* Tanrı’nın yarattıklarının saflığını koru.
* Normal olan kutsanmış olandır ve kurtuluşumuz saflığımızdadır.
* Normal Tanrı’nın suretidir.
* İnsan gibi görünen ama, bu biçimi taşımayan hiçbir yaratık