Normalde polisiye türüyle pek aram yoktur. Ama bu kitap, ilk sayfasından itibaren kendine çeken o tuhaf havasıyla beni içine almayı başardı. Özellikle Başkomiser Perihan Uygur meselesi, üzerinde durulması gereken bambaşka bir konu bence.
Çünkü…
Polisiye denilince akla hep erkek karakterler gelir ya hani; erkek dedektifler, erkek katiller, erkek mafya babaları, erkek polisler, erkek kabadayılar…
Ama Kumarbaz’ın dünyasında kadınlar başrolde.
Ve bu sadece bir “kadın temsili” meselesi değil. Kadınların detaycılığı, inadı, bir şeyin peşine takıldığında asla geri dönmeyen yapısı… Kuralları, kanunları bile gerektiğinde hiçe sayan o “bildiğini okuma” hâli… Bu kitapta o kadar güzel işlenmiş ki, yer yer sesini bastırsan da arkadan hep o kadın sesi çarpıyor yüzüne.
Perihan Uygur, tam anlamıyla o klasik “babacan” figürün yerini alıyor.
Ama bunu anaç bir yerden yapmıyor. Gücünü kadınlığından değil, kararlılığından alıyor. Ve bu, bence en sevdiğim şey oldu.
Şimdi bu kadar “kadın, kadın, kadın” dedik diye aklınıza cinsiyetçi bir kitap gelmesin. Tam aksine, burada bahsedilen kadınlık; cinsiyetçilikten fersah fersah ötede, bir duruş, bir ağırlık meselesi.
Ayla karakterini okumaksa apayrı bir keyifti. Ayağında kalın botları, yüzünde umursamaz bir ifade, kimseye eyvallahı olmayan o tavır… Perihan’ın yanında hem tamamlayıcı, hem dengeleyici bir figür gibi duruyor. O kadar gerçek, o kadar tanıdık.
Kumarbaz romanında beni en çok etkileyen şeylerden biri, polisiye izlerken ya da okurken en sevdiğim o anlatı tekniğinin çok iyi kullanılmasıydı: Aynı anda birden fazla olayın çözülmeye çalışılması… Ve bu olayların, fark etmeden birbiriyle örülüp, sonunda tek bir düğümde buluşması. Roman ilerledikçe birçok farklı olayın, karakterin, izleklerin nasıl iç içe geçtiğini görmek gerçekten diri