88 sayfalık bir kitap ne kadar iyi olabilirse o kadar iyiydi. Kısa kitaplarla ilgili en sevmediğim şey karakterlere asla bağlanamamam. O kadar kısa sürede bağ kurup sevemiyorum ama bu kitapta ilk 20 sayfadan karakterlere aşırı bağlandım ve hepsini ayrı ayrı çok sevdim. Konu muazzam, Brandon Sanderson'la tanışmak için bu seriden başlanması gerektiğini okumuştum o yüzden aldım, pek bir beklentim yoktu ama cidden muazzamdı. Bu kadar kısa bir kitapta bile adamın kalemine aşık oldum.
Brandon Sanderson'ı çok merak edip Sissoylu'da yazımını beğendiğimden midir nedir çok büyük bir merakla ve istekle Lejyon'u okumaya başladım ve kitabı aynı ölçüde sevdim de. Brandon Sanderson bence yine çok iyi bir iş çıkarmış, her kitabını okumak istiyorum senin adam! Kitabın baş karakteri Stephen Leeds ya da bilinen ismiyle Lejyon sıra dışı bir zihinsel rahatsızlığa sahip. Stephen Leeds halisünasyonlar görüyor ve bu halisünasyonlarla 49 odalı bir köşkte yaşıyor. Hatta halisünasyonlarından birinin de bir halisünasyonu var, ne acayip değil mi? Lejyon halisünasyonları sayesinde çok yetenekli, bilgi sahibi ve tabii aynı zamanda şizofren biri olarak görülüyor. Oysaki işler tam olarak öyle değil. Karakterimizi, halisünasyonları ve onların birbirleri ile olan diyaloglarını çok sevdim. Bence bir şans verebilirsiniz, hele ki hiç Brandon Sanderson okumadıysanız ama okumak için fırsat kolluyorsanız.
Seni daha önce neden okumadım ben efsaneydi ya nasıl düşünebildin böyle bir kurguyu ey brandy Çok çok çok beğendim.
Karakterimizin muhtesemligi mi halüsinasyonların muhtesemligi mi hangisine bayılacağımı şaşırdım gerçekten ve insanlar bu kitabı okuduktan sonra şizofreni olmak isteyecekler tövbe tövbe
Gününüz güzelleşsin ve okuyun bu kitabı
İyi geceler
Lejyon'a tek kelimeyle bayıldım. Ana karakter bir şizofren, aynı zamanda bir dedektif. Lejyon, serisinin ilk kitabı. Ana karakteri ve halüsinasyonlarını tanıyoruz bu kitapla. Çözüm için uğraşılan tek bir olay var. O yüzden çok keyifli ama çok kısaydı. Gerçi yayınevi hemen ardından 2.kitabı bastı. Bunun için ayrıca çok mutluyum.
Kitaba sayfa sayısından dolayı yüksek bir beklentiyle başlamamıştım, çünkü 88 sayfalık bir kitapta baş yapıt sayılmasını sağlayacak ne olabilir ki? İyi de yapmışım bence, kitabın konusu ve anlatım tarzı güzeldi ama kısa bir kitap olduğu için betinlemeler sığ ve yetersiz, karakter tahlilleri açıklayıcı değil. Yine de oldukça akıcı ve devam etme isteği uyandıran bir kitaptı. Neden bunlara rağmen düşük puan verdiğimi açıklayacağım ama önce konusundan kısaca bahsedeyim;
Kahramanımız Stephen Leeds, özel zihinsel durumu nedeniyle neredeyse deha sayılabilecek biri. Fizik, tarih, dil bilgisi, felsefe, mühendisik ve daha pek çok konuda akıl almaz bir yeteneğe sahip ve bu yetenekleri onun da aklının alamayacağı kadar fazla olduğu için her bir yeteneğini kendi zihninde kurduğu 'suretlere' atfetmiş. Yani demek istediğim kafasının içinde felsefe, fizik, mühendislik ve daha pek çok konuda profesyonel olan kişilikler yaşıyor ama o da bunların gerçek olmadığını, daha doğrusu gerçekliklerinin kendisiyle sınırlı olduğunun farkında.
Kitabın konusu çok güzel, bana biraz Adam Fawer'ın Olasılıksız kitabını hatırlattı ama benzemiyorlar. Yazım tarzı akıcı ama üstte de belirttiğim gibi sayfa sayısının kısalığından dolayı her şey çok yüzeysel. Ki şunu da anlamadım, Sanderson'ın 800/900 sayfa uzunluğunda kitapları da var, yani tüm olayı kısacık kitaba sığdırma konusunda bir kaygı taşıdığını düşünmüyorum. Neden bu kadar kısa yazdığına anlam veremedim o yüzden çünkü 300 sayfa civarında bir uzunluğu olsa daha iyi olurdu bence. Yine de 86 sayfalık bir kitap ne kadar güzel olabilecekse o kadar güzel.
Bunların yanında kitapla ilgili en büyük sorunum temsiller. Çok detaya girmek istemiyorum ama yazarın bakış açısı en basit tabirle 'İslamofobik'. Kahramanımız İsrail'li güvenlik görevlisini sevecen,
Stephen Leeds, herkesin onu tanıdığı ismiyle Lejyon, sıra dışı bir zihinsel rahatsızlığı olan, farklı birçok kişilik geliştirebilen bir adamdır.
Lejyon ve geliştirdiği suretlerden birkaçı günümüz toplum yapısını derinden sarsacak bir icat olan çok özel bir fotoğraf makinesinin peşine düşerler ve tabi olaylar olaylar…
Kitap, modern dünyada geçen, karakterlere odaklanmış bilimkurgu, polisiye, gizem türlerinde kısa bir romandır. Ana karakter Stephen şizofreni tanısı almış fakat bu kitapta bir hastalıktan ziyade süper güç olarak gösterilmiş ki Lejyon da zaten deliliğini bir zayıflık değil bir avantaj olarak görmektedir.
Her yeni öğrendiği bilgide yeni bir suret (halüsinasyon) yaratmaktadır. Onlarla sohbet eder. Evi ve hayatı suretlerine göre düzenlenmiştir. Suretlerinin de kendi hayatları vardır, kendi içlerinde sohbet edebilirler, tartışabilirler, hatta bazen Stephen’a karşı çıkıp sözünü dinlemeyebilirler.
Lejyon’un hikayesi kendi ağzından anlatılmaktadır. Bu sayede biz de suretlerini onun kadar hissedebiliyoruz. Olaylar son derece akıcı, tempo hızlı, gereksiz detaylar fazla betimlemeler yok. Direkt olarak olaya, aksiyon ve gizeme odaklı. Bu da kitabın bir oturuşta okunmasını sağlıyor zaten kısacık bir hikâye.
Bittiğinde keşke daha uzun olsaydı, keşke biz suretleri daha detaylı derinlemesine okuyabilseydik, ilişkilerini, hikayelerini öğrenme fırsatımız olsaydı diye düşündüm. Benim için tek eksi yanı buydu sanırım.
Son olarak da; okurken Stephen ve kahyası Wilson bana hep Bruce Wayne ve kahyası Alfred’i hatırlattı. Batman sevdamdan dolayı tabi ki bu da hoşuma giden bir durum oldu.
Sanderson ismini çok duyduğum ve okumak istediğim bir yazardı. Genelde çok hacimli kitapları olduğu için Lejyon serisi ile yazara başlamak iyi bir tercih olur dedim ve çokta haklıymışım. Yazarın diğer kitaplarına kıyasla bu seride farklı bir tarz denediğini de biliyorum ama yinede yazım tarzını görmüş oldum ve çok sevdim.
Kitabın konusundan falan bahsetmeye gerek yok bence. Zaten seri incecik kitaplardan oluşuyor ve puntolarda baya büyük aynı gün içinde yada 2 günde tüm seri biter diye düşünüyorum. Çok akıcı ve keyifli bir hikaye. Bu kitap bittiği gibi ikinci kitaba başladım ve akıp gidiyor. Muazzam bir hayal gücü var yazarın.
Çok çok sevdim. Bu kafada bir yazar keşfettiğim için çok mutluyum. Bir an önce bu serisini bitirip diğer kitaplarını ve yarattığı yeni dünyaları da okumak istiyorum.
Lejyon'u çizgi roman sanıyordum bu yüzden de ince olmasını pek dert etmemiştim fakat kitabı elime aldığımda ve kitabın seksen sayfalık bir öykü olduğunu fark ettiğimde baya dertlendim. Yani Brandon Sanderson'dan bahsediyoruz, beş yüz sayfa az gelirken seksen sayfa ile kim yetinebilir ki?
Yanlış hatırlamıyorsam kitabı bir saat içinde bitirdim ve yazara bir kez daha hayran oldum. Evet, kitap seksen sayfa ama bunu okurken bir kere bile hissetmedim. "Seksen sayfada nasıl hem karakter oluşturulabilir hem de konu anlatılabilir ki?" dedim ama söz konusu yazarın Brandon Sanderson olduğunu göz önüne almadım. Başka kim seksen sayfalık bir kitabı sekiz yüz sayfaymış gibi hissettirebilir ki zaten?
Kitabımız, zihinsel bir rahatsızlık nedeni ile farklı kişilikler oluşturabilen Stephen yani Lejyon adındaki karakterimizi eksen alıyor. Stephen'ın oluşturduğu bu kişilikler herkesi hayrete düşürüyor çünkü pek çok alanda yeteneğe ve bilgiye sahip olan bu "halüsinasyonlar" Lejyon'un özel davaları kolaylıkla çözebilmesini sağlıyor. Ayrıca bu kişilikler birbirini tanıyor ve içlerinden bazıları aslında kendilerinin gerçek olmadığını biliyorlar.
Lejyon, gerçekten benzersiz bir kitap. İçinde farklı tonlarda bir çok karakter barındırsa da hepsinin rengi aynı; hepsinin rengi Stephen.
Stephen kendini zeki veya özel biri olarak görmüyor. Ona göre özel olanlar, hayalindeki kişilikler. Stephen'ın müşterilerinden biri olan Monica, onun üstün zekaya sahip biri olduğunu düşünse ve çoğu zaman halüsinasyonlara inanmasa da Stephen, inatla kendisinin sıradan olduğunu düşünmekte. Bu noktada ben biraz arada kaldım. Sanırım asıl kararımı ikinci kitapta vereceğim. İki kitap da ard arda çıktığı için çok mutluyum.
Kitabı konu ve olaylar itibari ile de çok sevdim. Hızlı bir temposu ve hiç sönmeyen gizemli bir
47 odacığı olan bir köşk burası ve bu hanede ikamet eden tek bir kişi var, Stephen yani nam-ı diğer Lejyon...
Lakin küçük bir problem var; aslında odalarda kalan "dostları" dediği ama sadece Stephen'ın görebildiği halüsinasyonları kalmakta. Kimisi bir asker kimi bir psikolog olan bu hayali kişilerden Stephen kopmamakla birlikte onlarsız bir yaşam düşünemiyor.
Aslen bir Sherlock çeşitli deha ile karşı karşıyayız. İnsanlar bu dahiyane karakterden yardım talep ediyorlar. Bizlerde bu gördüğü her kişilikte Stephen'ın kendinden bir parça olduğunu anlıyor, olayları ele alma şeklini büyülenmiş bir şekilde okuyoruz.
İlk kitap sana tarihi değiştirebilecek ve sır perdesi gibi kalan bir takım geçmiş olayları değiştirmeye yarayan bir fotoğraf makinasını aramakla geçiyor. Hal böyleyken Kennedy suikastini, Elvis'in ölümünü ve hatta İsa'nın çarmıha gerilmesine kadar yolculuk yapabilme olanağı veriyor bizlere.
İkinci kitapla birlikte halüsinasyonları biraz daha benimsediğimizi fark ediyor kayıp bir ceset adayışına geçiş yapıyoruz. Hadi ama okur, Brandon böyle kolay bir konu üstüne Stephen'ı ve dev ekibini harcamaz. Bu ceset insanların hücrelerine bir çeşit veri yükleyip teknolojiyi cihazlara ihtiyaç duymadan kullanabilme ihtimalini ortaya çıkarır.
Elbette ölümcül yan etkiler var fakat işin kötü yanı o etkileri tek bilen kişinin ölü olmasıdır.
Çağımızın en iyi yazarlarından biri Brandon Sanderdon ve uzun yıllarda bunun böyle bilineceği kesin. Akıcı ve yormayan aslen fazlasıyla merak ettirici bir kurguya sahip. Hali hazırda 3. kitabı çıkmışken bana kalırsa okunması şahane keyifli bir seri!
#lejyon #brandonsanderson #akılçelenkitaplar
1975'te, Lincoln, Nebraska'da doğdu. Biyokimya bölümünde bir dönem okuduktan sonra kendine geldi ve asıl eğiliminin yazarlık alanında olduğunu fark etti. İngilizce bölümüne geçti ve Brigham Young Üniversitesi'nden mezun oldu, sonra okuluna geri dönerek yaratıcı yazarlık konusunda yüksek lisans yaptı.
O zamandan bu yana hem yetişkinler hem de genç okuyucular için kitaplar yazmıştır. Bunların arasında Mistborn üçlemesi, Warbreaker ve Alcatraz dizisi bulunmaktadır.
Karısı ve çocukları ile birlikte Utah'da yaşamaktadır, sık sık Magic: The Gathering oynamaktadır, düzenli olarak peynirli makarna yemektedir ve zaman zaman da Brigham Young Üniversitesi'de yazarlık dersleri vermektedir..