Çin hiyerarşisinde üstünlüğü onaylanmış aydınlar için kullanılan bir ünvandır "Mandarin."
Simone de Beauvoir, bu hacimli romanda “Mandarin” kavramını yalnızca bir ünvan olarak değil, aynı zamanda bir düşünme biçimi ve içsel yolculuk olarak sunar. Kavramı hem gerçek hem de ironik anlamda kullanır.
Roman; entelektüel, sol görüşlü, devrime sempati duyan, antikonformist bireylerin siyasal ve bireysel çatışmalarını işler.
Bu bölümler oldukça başarılıdır ancak zaman zaman uzatılmış duygusal dökümler, düşünsel yoğunluğu yüksek kısımlar yanında genel yapıyı zayıflatır.
Beauvoir; Henri,Robert ve Anne karakterleri üzerinden savaş sonrası dönemin aydınlarını, içsel çelişkilerini ve ideolojik bocalamalarını gözler önüne serer.
Özellikle Anne karakteri, kadın rollerine dair sorgulayıcı yaklaşımıyla öne çıkar.
Bu kitap, düşünceyi okura dayatmadan; içten içe sorgulatan bir “var olma manifestosu” niteliğindedir.
Beauvoir; Nelson Algren, Sartre, Camus gibi figürlerle kurduğu ilişkileri edebiyat aracılığıyla dönemin ruhuna işler. Kitabın basındaki yankısı da bu ilişkiler üzerinden şekillenmiştir. Eleştirmenler bağlantıların gerçekliği üzerine yoğunlaşsa da yazar yalnızca Anne’nin kendi yansıması olduğunu kabul eder. Ancak okur; Robert’i Sartre, Henri’yi Camus, Lewis’i ise Nelson Algren olarak görmenin keyfini yaşar. Hatta Anne'nin kızı Nadine, yazarın ikiz yansıması gibidir.
Kadın karakterler üzerinden ayrı bir etüt yapmak gerekir.
Roman, dönemin politik anlayışından farklı olarak hem erkeğin gölgesinde kalan kadın figürlerini hem de bireyselleşmeyi başaran kadınları ele alır. Bu bağlamda, Paule en dikkat çekici karakterlerden biridir. Yazar bakış açısını bu üç kadın arasında dağıtarak romana renk kattığı gibi bir kadın modeli de öneririr.
Sonuç olarak, Fransız entelektüeller;