Mektup Yazışmanın Hayli İlginç Tarihi

9,5/10  (4 Oy) · 
9 okunma  · 
6 beğeni  · 
656 gösterim
"Lütfen güvercinlerimi unutmayın."
MS 3. yüzyılda yatılı okulda okuyan bir gencin, babasına gönderdiği mektubun son satırı.

Dünya bir zamanlar mektup iletişimiyle dönüyordu. Akşam yemeğe ne zaman geliyoruz, muhteşem günümüz nasıl geçti, aşkımızdan nasıl havalara uçtuk, nasıl kahrolduk, her şey o mektuplardaydı. MEKTUP, posta yoluyla yaptığımız uzun ve benzersiz yolculuğun hikâyesi.

Yolculuk boyunca hem Cicero, Jane Austen, Virginia Woolf, Jack Kerouac, Anaïs Nin, Napolyon Bonaparte, David Foster Wallace gibi bilindik simaların hem de MS 3. yüzyılda yaşamış yatılı öğrenci gibi yazdıklarının bu kitabın parçası olabileceğini hayal bile etmemiş sıradan insanların kaleminden çıkmış muhteşem mektupların zarfını açıyor. Bir zamanlar çoksatanlar listelerine giren mektup yazımı üstüne rehber kitapların (Lewis Carroll bile bu furyaya katılmıştı) izini sürüyor, Oscar Wilde'ın mektup yollamak için seçtiği tuhaf yöntemi, görünmez mürekkebin kullanım sırlarını, sahipsiz mektupları hayata döndürmek için kurulmuş "Ölü Mektup Ofisi"nin dramatik hikayesini paylaşıyor, hangi durumlarda düğün hediyesi olarak balık gönderilebileceğini öğretiyor, öldüğümüzde e-postalarımıza ne olduğunu sorguluyor. Ve basit bir mektubun hayatın gidişatını nasıl değiştirebileceğini gözler önüne seren, savaş dönemindeki bir yazışmanın büyüleyici hikâyesini gün yüzüne çıkartıyor.
(Tanıtım Bülteninden)
  • Baskı Tarihi:
    Ekim 2014
  • Sayfa Sayısı:
    448
  • ISBN:
    9786054729302
  • Orijinal Adı:
    To The Letter
  • Çeviri:
    Zeynep Yeşiltuna
  • Yayınevi:
    Domingo Yayınevi
  • Kitabın Türü:
Meşrebi Kalender 
22 May 2017 · Kitabı okudu · 6 günde · Puan vermedi

Matbanın icat olması insanlık alemi için bir devrim olsa da; garibim hattata göre sadece mertliğin bozulmasıydı.

O hain, tek dişi kalmış medeniyet makinesinin elinden aldığı sadece ekmek parası değil, tüm hayat biçimiydi.

Makine hızını alamadı, sadece hattatın değil yıllar geçtikçe çoğu insanın işini elinden aldı ve “ top benim, kimi istersem onu oynatırım” dedi. Artık oyunda olmayacakları kendilerine iletilenlerden çok azı, yani kaleye bile geçmesine izin verilmeyenler; “belki arada top dışarı çıkar da ben de topa dokunurum” acizliğiyle çömelip, oyun çizgisinin içinde değil ama hemen yamacında, kendilerine yer edindiler.

Sonra bir gün “yazılım” diye bir yabancı geldi kasabaya. O, bütün kuralları tekrar değiştirdi. Ama ilk iş, oyun sahasının ölçülerini eskisine oranla çok daha küçük bir hale getirdi. Ve hemen ardından “az fonksiyonlu” makine ve insan kıyımı başladı.

Sistemin içinde olmadığı halde artıklarından beslenen, hemen oyun çizgisinin yanı başında çömelen, “Bize bir şey olmaz, en fazla teğet geçer” diyen top yakalayıcılar da bu kıyımdan kaçamadılar. Çünkü, artık dışarı kaçma ihtimali olan fiziksel bir top da yoktu ortada…

Çok zaman geçmeden bugünlerini bile mumla arayacakları bir haber aldılar. Mesih çok yakın zamanda aralarına katılacaktı. Ve o yakın gün geldiğinde hiç birine ihtiyaç kalmayacaktı.

Kaçış yok!!! Alametleri göründü Mesih “Yapay Zeka” geliyor…

Çok mu distopik geldi? Çok mu iç bunaltıcı metaforlar bunlar ?

Ben de en kötü distopyanın Spielberg tarzı bir şey olmasını arzularım. Ancak bizi en “Kubrick”inin beklediğini düşünüyorum.

Ancak bütün kalbimle, benim gibi düşünmeyenlerin haklı çıkmasını diliyorum.

Fütüristler yukarıda yazılanların olma ihtimalini yok saymasalar da gelecekte insan ırkının ortadan kalkması gibi bir şeyin sadece pesimistlerin ( ama siz hatırım için en azından bana “ marjinal realist” deyin. Çok daha afilli !!!) zırvalaması olduğunu belirtiyorlar.

Bütün kalbimle haklı çıkmalarını diliyorum.

Ama acizane olarak bir şey rica edebilir miyim?

Çalıştığınız iş kolunda uzun bir tecrübeye sahipseniz, şöyle bir kafanızı kaldırıp çevrenize bakın. Artık ne kadar ferah ve ergonomik ofislerde çalışıyoruz değil mi ? Yalnız; o ferahlığı sadece, koca koca makinelerin yerini alan o mini mini çok fonksiyonlu makineler/cihazlar, vermiyor. Azalan insan sayısı da ofislerimizin ferahlığına ferahlık katıyor.

Bir de bakmışsınız; “Raif Efendi” nin çalıştığı bölüm, tek bir yazılım tüm ofisteki çalışanların toplamının bir ayda yaptığı işi saniyeler içinde ve sadece “kul”a nasip olan hata yapma lüksünden yoksun bir şekilde yapabildiğinden, kapatılıyor.

Ofiste “şimdilik” kalanlar; Raif Efendi’nin bölümünü bir yandan İzmir marşı ile uğurlarken bir yandan da “ ne yapalım oyunun kuralına uyacaklardı. “Evet” veya “Hayır” demediler ama kafalarını emme basma tulumba gibi de oynatmayacaklardı. Yeni kurallara ayak uyduracaklardı…”

Ayak uydurmak…

Uyduracak bir ayakları kalmayacağını, yani bir Elon Musk olmadıklarını, fark ettiklerinde bu sözlerini unutmazlar umarım.

Sanayi devrimi sonrası ortaya çıkan teknolojik ve bilimsel gelişmelerin neredeyse hepsi ya, En sevdikleri grup ABBA en sevdikleri şarkı da “Money,Money,Money” olan büyük şirketler aracılığıyla ya da askeri araştırmalar sonrası ortaya çıktığı kaf dağının ardındaki bir sır değil.

Henry Ford gibi kapitalizmin babalarından biri bile; olabilecek en düşük maliyetle, olabilecek en kaliteli ürüne ulaşmak için işyerinde çalışan “insanlara” olabilecek en yüksek maaşın verilmesini zamanında savunurken; Yapay Zeka ise: “İnsan mı? O da ne ?” diyecek.

Amannnnn !!! Ya da; kitap yukarıdakileri zırvalamama sebep olsa da, bakmayın siz benim “hunili”, bağnaz ve teknoloji düşmanı düşüncelerime.

Kitap hiç de iç karatıcı değil. Özellikle popüler tarih meraklıları çok zevk alarak okuyacaklardır. Ancak kitabın içeriğinin, kitabın isminin tam olarak karşılığını verdiğini söyleyemeyeceğim. Özellikle mektubun ortaya ilk çıkışının üzerinde daha fazla durulmasını bekliyordum.

İsteyene, aşağıya bir şey bıraktım, çıkarken alırsınız…

https://www.youtube.com/watch?v=CSvFpBOe8eY