bazen insan kendine dışarıdan bakmak ister. bir adım geriden, biraz daha sakin. ama bunu her zaman başaramayız. işte o zaman bir başkasının, en yakınımızın, hatta belki de bizi hiç tanımayan birinin gözünden görmeye çalışırız kendimizi. samantha harvey bu romanında tam da bunu yapıyor: bize yörüngeden bakıyor.
uzay istasyonunda geçen 24 saatin içine 16 gün doğumu ve batımı sığıyor. ama romanın esas zamanı, dışarıdan görülemeyenlerde; karakterlerin kişisel geçmişlerinde, dünyaya dair düşüncelerinde, belirsiz bir boşlukla dolu iç monologlarında. coğrafya, sanat, siyaset, doğa, yıkım, bağlılık… tüm bu başlıklar astronotların düşüncelerine karışıyor. dünyadan ne kadar uzakta olsalar da aslında onun tam merkezindeler.
bu roman bir kurgu değil, bir his yaratıyor. yer çekimsiz bir alanda, sarmal bir boşlukta usulca dönüyormuşum gibi hissettim. kimi zaman kendi içimden dünyaya doğru açılan bir kapıdan yürüdüm, kimi zaman uzayın sessizliğinden dünyaya bakarken kendimle karşılaştım. harvey’nin başarısı, kesin çizgilerle çizilmiş olaylar ya da çatışmalardan değil, bu hislerden kaynaklanıyor.
elbette bu, herkesin kolayca içine girebileceği bir dünya değil. bilinç akışıyla yazılmış olması, olay örgüsünün neredeyse hiç olmaması, okurdan fazlasını talep ediyor. ara verildiğinde o sarmala geri dönmek zorlaşabiliyor. ama eğer o akışı soluksuz takip edebilirseniz, kitap yalnızca “iyi” değil; dönüştürücü bir deneyim oluyor.
dünyaya — ve kendime — yörüngeden bakmak bana iyi geldi.