Kitap, görünmez olanın, unutulmuş olanın, fotoğraf karesine giremeyenin hikâyesini anlatıyor. Tüm karakterler sessizce aynı sorunun etrafında dönüyor: “Dünya seni görmüyorsa, sen hâlâ var mısın?”
Kitabın başındaki Michael Collins örneği, tüm bu sorgulamanın başlangıcı. O anda, yüzeysel bir kitap okumadığınızı anlıyorsunuz. O meşhur Ay görevinde, fotoğraf karesine girmeyen tek insan Collins’ti. Ay’daki astronotlar, Dünya, hepsi görünüyordu ama fotoğrafı çeken kişi görünmüyordu. Buna rağmen, o karedeki tek yaşam izi onundu. İşte kitap boyunca da hep görünmeyenlerin varlığına tanıklık ediyoruz. Fotoğrafın dışında kalmış ama aslında her şeyin merkezindeki insanlara.
Karakterler geçmişlerini unutamıyor, kişisel travmaları hâlâ onlara eşlik ediyor. Anılar, uzay boşluğuna rağmen silinmiyor. Bu noktada uzay, sadece bir arka plan değil; insanı çıplaklaştıran, sadeleştiren bir mekân. Dünya görünmese bile varlığını sürdürüyor.
Asıl etkileyici olan ise, bu kitabın hiçbir zaman "biz çok küçüğüz, uzay çok büyük" gibi klişelere yaslanmaması. Harvey, tam tersine, küçüğün içindeki büyüklüğü gösteriyor. “Yeryüzünden herhangi bir canlıyı seç, onun öyküsü Dünya’nın da öyküsüdür,” cümlesinde olduğu gibi, bir çocukluk anısı, bir kutu şekerleme ya da unutulmuş bir tablo, tüm gezegenin hikâyesini anlatabilecek denli kıymetli.
Kitap bizi gözlemlemek üzerinde düşünmeye zorluyor. Uzay aracının da görevi bu, bizim gezegenimizi gözlemlemek. Ama daha sonra Harvey, bu kavramı sorgulamaya başlıyor, hatta alay ediyor.
Konuyu, Velázquez’in Las Meninas tablosu üzerinden anlatmayı seçiyor. Ressamın izleyeni çizdiği ama merkezde neyin olduğu belli olmayan bir düzende, tablonun adı “Nedimeler.” Ressamın bizi ne olarak çizdiğini göremeyiz, sanatçının bakışı bir sır: o dönüştürür ve değiştirir. Biz