8- Elizabeth Wurtzel – Prozac Toplumu
Elizabeth Wurtzel’ın Prozac Toplumu yalnızca bir depresyon anlatısı değil; modern dünyanın ruh hâlini kaybetmiş bir kuşağın portresi. Bir bireyin çöküşünü okurken aslında bir dönemin, bir kültürün, bir toplumun çöküşünü görüyoruz. Wurtzel, kendi acısını anlatırken bunu kişisel bir itiraf gibi değil, bir çağın semptomu gibi sunuyor. Kitabın gücü de burada: acı bireysel ama bağlamı kolektif.
1990’ların Amerika’sı, üst üste gelen ekonomik dönüşümler, neoliberal vaatler, başarı kültü, özgürlük söylemi ve bunların gölgesinde büyüyen sessiz bir kırılganlık… Prozac yalnızca bir antidepresan değil; bir yaşam tarzı, bir ideoloji, hatta bir kimlik biçimi hâline gelmişti. Wurtzel bunu içtenlikle gösteriyor: İlaç sadece kimyasal değil, kültürel bir olaydır. Depresyonu tedavi etmez; depresyonun görünümünü düzenler. Acıyı ortadan kaldırmaz; acının toplumsal kabulünde yeni bir estetik yaratır.
Wurtzel’ın anlatısı bu yüzden çifte bir ışık taşır: Hem içeriden hem dışarıdan. İçeriden konuşur çünkü yaşadığı depresyonun ezici ağırlığını biliyordur. Dışarıdan konuşur çünkü bu ağırlığın toplum tarafından nasıl üretildiğini ve nasıl tüketildiğini fark eder. Tam bu noktada, depresyonun yalnızca biyolojik bir mesele değil, aynı zamanda kültürel bir hikâye olduğunu hatırlatır.
Kitap boyunca dile gelen hislerin bir başka gücü, tamamen kontrol edilemez oluşudur. Wurtzel çoğu zaman kendi acısının bile ona ait olmadığını söyler. Depresyonun “benliği ele geçirmesi”, modern insanın en temel kırılganlıklarından birine işaret eder: kendine yabancılaşma. Kendi kendinin tanığı olmaktan çıkmak, kendi kaderine bile seyirci kalmak. Wurtzel, insanın kendi ruh hâlinin sahibi olamamasını acı veren bir açıklıkla yazıyor.
Bir yandan da kitabın sesinde güçlü bir öfke vardır.