Aʟᴛı'ʏı Kᴜʀᴛᴀʀᴍᴀᴋ
Chloe Walsh’un kaleminden çıkan her kitapta duygulara tutulmak gibi bir huyum var. Hele ki On Üç’ü bağlamak ve On üç’ü Saklamak gibi beni derinden sarsan, karakterleri gerçek hayattaymış gibi hissettiren hikâyelerden sonra Altı’yı Kurtarmak için beklentim çok büyüktü. Çünkü Joey Lynch... Daha ilk andan itibaren içimi acıtan bir karakterdi. Sadece bir abi, bir futbolcu, bir genç değil, kendini unutan, hep başkalarını kurtaran, ama kendi dibe battıkça kimseye ses etmeyen bir çocuktu o. Bu yüzden onun hikâyesi beni mahvedecek sanmıştım. Ama açık konuşmam gerekirse, aynı yoğunluğu ve çarpıcılığı hissedemedim.
Kitapta Joey ile Aoife’nın ilişkisi oldukça ön plandaydı. Ve evet, aralarındaki bağ özel, kırılgan, saf... Ama bu kitapta ilişkileri o kadar merkeze alınmıştı ki, ben Joey’in kendi iç mücadelesini, karanlıkla olan savaşını, ailesiyle yüzleşmesini yeterince derin hissedemedim. Oysa bu çocuğun hikâyesi başlı başına bir enkaz. Sadece bir aşk hikâyesini indirgenemeyecek kadar ağır. Yine de yazar, bu ağırlığı zaman zaman yüzeyde bırakıp romantik etkileşimlere daha çok yer verdiğinde, hikâyeden biraz uzaklaştım. Kalbim hep “tamam, Aoife onu seviyor... ama Joey kendini sevebiliyor mu?” sorusunun cevabını aradı.
Bazı sayfalarda Joey’in düşüncelerini okumak boğazıma düğüm oldu. Özellikle yalnızlık hissi, çocukluğundan kalan kırılmalar, kendini hep ikinci plana atışı öyle tanıdık, öyle can acıtıcıydı ki... Ama bu derin duygular arasında, hikâyenin temposu zaman zaman yavaşladı. Bazı yerlerde ilişki çok fazla tekrar etti, duygu gelişimi yerine sadece “birbirlerine yetmeye çalışma” çabası okundum.
Aoife’yı sevmedim diyemem. Ama onun sevgisiyle Joey’in tüm yaralarının sarılması gerektiği fikri, bana biraz fazla iyimser geldi. Çünkü bazı acılar vardır, sadece