Ne zaman İlhami Sidar'ın bir kitabını okumaya başlasam, kendimi direkt olayların içinde buluyorum. Karakterler ile olayların içine dahil oluyorum. Duygu yüklü yapıtlar bu denli güzel kurgulandığı zaman okuyucular ister istemez kendini hikayeye aitmiş gibi hissediyor. Yazar, bize acıyı,güveni,sevgiyi ve terkedilmişliği öyle derinden hissettirdi ki bu da bizde farklı hissiyatlar yaşattı. Bazı yerlerde yazarda hikayeye ortak oluyor. Pek fazla bir şey diyemeceğim. Detaylı bir açıklama için kitabın arka kapak sayfasını buraya bırakıyorum:
Jan ve Rojin iki kardeş, onlar bu ülkenin en kadim ve ağrılı topraklarında domuz bağıyla tarihin gayya kuyusuna atılan Miran Soylu’nun çocukları. Zişan ise onca acıya ve Sodomî’nin infazına rağmen Miran öldürüldükten sonra bile büyük bir sadakatle aşkına tutunan bir kadın.
Sadakat romanı Miran’ın, Zişan’ın, Rojin ve Jan’ın hayatı etrafında İlhami Sidar’ın saf şiirli diliyle bir sınanma hikayesi… Kanla sulanan topraklarda, acı ve güven duygusunun boğazımızda bıraktığı "yumrunun çözülme veya belki de boğarcasına" büyümesinin hikâyesi. İlhami Sidar dilin sınırlarını zorluyor, tarihle, şiirle, aşkla ve sadakati sorgulayanlara ayna tutuyor. Ayna çatlarsa, okur karar verecek; sadakatin güzelliğinden mi dünyanın çirkinliğinden mi geldi başımıza bütün bunlar? Ama bir de şu soru var İlhami Sidar’ın sorduğu: Eğer her şeyin karşıtını yarattığı doğruysa sadakatin de ihaneti doğurmuş olması kadar doğal ne olabilir? Karar okurun…