“Genç olmak denen şey geçici, hassas ve fani. Son bulmasını beklemelisin, başka bir manası yok.”
Çocukluk’taki o yoğunluğu, etkileyiciliği bu kitapta bulamadım. Ama öyle içten ve incecik anlatıyor ki, bir seferde okuyup bitirdim.
İlk kitaptaki kırılganlık, neredeyse şiir gibi akan melankoli Gençlik’te başka bir şeye dönüşüyor. Çocukluk, Tove’un içinden yapılmıştı—korkuları, hayalleri, kalbinin kırıkları vardı orada. Ama Gençlik, o iç dünyayla dış dünyanın çarpışması gibi. Kırıklar yine içinde kalıyor ama bu kez hiç kırılmamış gibi yapmayı öğreniyor. Büyümek dediğin… çünkü artık sığınmak zorunda olduğu duvarların dışına çıkmak ve bir şekilde var olmak zorunda.
İlgisiz, sevgisiz büyümüş her çocuk gibi o da onaylanmaya çalışıyor. Şeklini, şekilsizleşerek bulmaya çalışıyor. Bu yüzden bu kız bir yerlerden tanıdık geliyor insana.
Bu kitabın en çarpıcı yanıysa—ya da ona o ürpertici derinliği veren şey—arka fonda Hitler’in yükselişini hissettirmek. Hitler’den doğrudan bahsetmiyor belki Tove; ama insanlığın büyük bir bölümü gibi, büyük sözler etmeden büyük şeylerin içinden geçiyor sadece.
Duvarda asılı o tehditkâr fotoğrafla, her gün artan zamlarla, kutuplaşmayla, gençlerin içe kapanışı ve aidiyet arayışıyla şekillenen bir zamanın içindeyiz. Ve Tove, hep hayatında bir şeyler değişsin diye beklemiş olan o kız, şimdi savaşın soğuk gölgesini seziyor ve hayat “her zamanki gibi sürüp gidebilir mi?” sorusu gelip yerleşiyor içine sessizce.
Tove’un özel yalnızlığıyla dönemin kolektif çaresizliği birbirine karışıyor sanki.