“Parçalanmış varlıklar en iyi parça parça betimlenirler.” — Rainer Maria Rilke’nin bu sözünü epigraf olarak alan Zygmunt Bauman, Postmodern Etik kitabında parçalanmış özneyle çağdaş etik arasında bir ilişki kurar. Ricardo Piglia’nın Yok Şehir romanı da benzer bir kayıptan, eksilmeden ve dağılmadan doğar. Arjantin diktatörlüğünün bastırılmış tarihsel belleğini yalnızca tematik olarak değil, biçimsel düzeyde de taşıyan bu roman, parçalı yapısıyla yaşanmış büyük bir travmanın anlatı düzeyindeki izlerini taşır. Öyle ki, romanın bir anlatı olarak tamamlanabilir olması bile travmanın inkârı anlamına gelir; çünkü travma, anlatılabilir değil, yalnızca dolaylı olarak sezdirilebilir bir yaradır.
Romanı okurken gözümde hep şöyle bir sahne canlandı: Arjantin’de bir klinik işkencehanede konuşturulmaya çalışan bir kişinin çığlıkları arasında, ağzından fışkıran veya kopan kimi sözcükleri yakalayıp yazıya geçirmeye çalışan bir gazeteci. Bu gazeteci, romanda Junior’dur. Onun görevi, eksik, parçalı ve travmatik anlatıları derleyerek anlamlı bir bütün çıkarmak değil, kırıklar arasında kaybolmuş bir hafızayı sezilebilir kılmaktır. Bu sahne, romanın hem duygusal hem yapısal olarak nasıl işlediğini özetler: Çığlıklar arasından kelime toplamaya benzer bir tanıklık biçimi.
Roman, belleği işleyen bir makinenin (Elena) çevresinde döner. Bu makine, yalnızca bir anlatı üreticisi değil; bastırılmış olanı tekrar eden bir bilinçdışı gibi çalışır. Anlattığı hikâyeler ne tam gerçek ne de kurmacadır. Onlar, kolektif bilinçdışından sızan travma parçacıkları gibidir. Bu parçacıkların birleştirilmesi, bir bütün yaratmaktan çok, bastırılmış olanın yankısını hissettirmek içindir. Bu yönüyle anlatı, klasik anlamda bir bütünlük değil, travmanın içsel süreksizliğini temsil eder.
Romanın biçimiyle içeriği