Pınar Savaş

Pınar Savaş

Çevirmen
8.0/10
668 Kişi
·
1.670
Okunma
·
1
Beğeni
·
153
Gösterim
Adı:
Pınar Savaş
Unvan:
Çevirmen, Editör
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 1966
1966 yılında İstanbul’da doğdu. Orta öğrenimini Saint Benoit’da tamamladıktan sonra 1990 yılında Boğaziçi Üniversitesi Kimya Mühendisliği Bölümü’nden mezun oldu. İspanyolca ve İn­gi­lizceden Türkçeye yaptığı çevirilerin yanı sıra, editörlük yapıyor. Aynı zamanda çeşitli gazete ve dergilerde kitaplar hakkında makale ve ta­nı­tım yazıları yazıyor. Çevirdiği kitaplar arasında, Açık Yapıt (Um­berto Eco); İnes’in Sezgisi (Carlos Fuentes); Kahramanlar ve Me­zar­lar, Tü­nel (Er­nes­to Sábato); Kaya (Kenan Makiya); Yarın Savaşta Be­ni Dü­şün (Javier Marias); Hüzünlü Kadınlar Sığınağı (Marcela Ser­ra­no) bulunuyor.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
215 syf.
·Beğendi
İlk sigaramı 13-14 yaşlarında anneannemlerde herkes balkonda püfür püfür sigaralarını içip neşeli sohbetlerini yaparken, gizlice oturma odasına giderek içmiştim. Daha ilk çekişte boğulacak gibi olmuş, bunu içenler bundan ne zevk alıyor diye düşünerek çabucak söndürmüştüm. Şanslıydım, kimse görmemişti.

Asıl sigaraya başlamam ise 18 yaşında kuzenimle beraber gittiğim dersanede ikimizinde sevdiği bir kız arkadaşımızın bize "için için çok zevkli oluyor. Tut bakalım eline yakışıyor mu, bir fırt çek, ha işte öyle, bak, ne kadar zevkli oluyor değil mi" diye özendirmesiyle oldu. Tam da yazarımızın kitapta dikkat çektiği duruma düşerek başlamış olduğumu kitabı okurken fark ettim. Arkadaşlarımızdan kaynaklanan sosyal baskı.

Bir zamanlar sigara içmek toplum tarafından hoş görülüyordu diyor yazarımız. Bugün ise sigara içenler tarafından bile anti sosyal bir davranış olarak görülüyor. Sigarayı içerken yalnız kendimize değil, çevremizdekilere de zarar veriyoruz.

24 yaşında evlendiğimde, eşimin sigara içmemesi sebebiyle sigarayı bırakmıştım. Arada bir iki kere kısa dönemlerde içmelerimi saymazsak yaklaşık 15 yıl boyunca sigarasız sağlıklı bir yaşam sürerken, geçen sene kendime göre bir sebepten tekrar içmeye başladım. Bıraktığım dönemlerde bile bana sigarasızlığa nasıl dayanıyorsun diye sorduklarında "sigara içmekten keyif alıyordum ama zararlarını düşündükçe içmediğime seviniyorum" diyordum. İşte bu da kitabı okurken uzun süreden sonra neden tekrar sigara içmeye başladığımı fark etmemi sağlayan ikinci unsurdu. Bilinçaltımıza sigaranın keyif veren bir şey olduğu aşılanmıştı. Sigara keyif veren bir şey olsaydı onu 13-14 yaşımda ilk içmeyi denediğim zamanlarda içmeye devam ederdim. Halbuki iğrenmiştim. Aslında sigaranın keyif verdiği kocaman bir yalandı. Televizyon, sokaklardaki afişler, tüm medya kurumu sigara içmeyi özendirecek şekilde hazırlanmıştı. Üstelik sigarayı başkasının hatırına bırakmak onun değerini arttırmaktan başka bir işe yaramıyordu. Yazar kitapta bunu şöyle açıklıyor:

"Yaşamımızın %99 'u önceden belirlenmiştir. Biz içinde yaşadığımız toplumun ürünüyüz. Nasıl giyineceğimizi, ne tür evlerde oturacağımızı, yaşam tarzımızı, değişik olduğumuz yönleri bile toplum belirler. Reklamcılar, bilinçaltının yönlendirme gücünü çok iyi bilirler, bu yüzden yollar bizi adım adım takip eden büyük posterlerle doludurlar. O kadar para boşuna mı harcanıyor sanıyorsunuz? O reklamlar size sigara aldırtmıyor mu sanki?
Yanılıyorsunuz! Kendiniz deneyin! Soğuk bir günde bir bara yada restorana gittiğinizde yanınızdaki kişi ne içmek istediğinizi sorduğunda “bir viski” (yada herhangi başka bir şey) yerine “canım bugün ne istiyor biliyor musun? Bir viskinin o yumuşacık sıcaklığını.” deyin. Viski sevmeyen birinin bile size katıldığını göreceksiniz.
Çocukluğumuzdan beri her gün sigaranın bizi rahatlattığına, bize cesaret ve güven verdiğine ve dünyadaki en değerli şeyin sigara olduğuna dair mesajlar alırız.
Abarttığımı mı sanıyorsunuz? Filmlerdeki bütün idam sahnelerinde idam edilecek kişilerin en son arzuları bir sigaradır. Bunun bizde bıraktığı etki çok derindir. Bilincimiz fark etmese de “uyuyan partnerimiz” mesajı alacak zamanı bulur."


Sürekli canımızın sigara istemesinin nedenini vücudumuzdaki nikotin miktarının düşmesi olarak tanımlayan yazarımız, eğer bu ihtiyacı gidermezsek kendimizi bir şeylerden yoksun bırakılmış, çaresiz hissedeceğimizi ve bu duyguyu bastırmak için sigara içmeye devam edeceğimizi vurguluyor. Aslında o anda bu duyguyla başa çıkabilmenin çok kolay olduğunu çünkü nikotinsiz kalmanın acı verici bir durum olmadığını idrak edip, hayatımız boyunca sigaranın esiri olmaktansa ona hayır diyebilmeyi öğrenirsek sigaradan sonsuza kadar kurtulacağımızı söylüyor.

Sigara içmenin hiçbir avantajı yokken sigara içerek kaybettiklerimizi şöyle sıralayabiliriz. SAĞLIK, ENERJİ, PARA, ÖZ GÜVEN, ÖZ SAYGI, İÇ HUZUR, CESARET VE SAKİNLİK...

Beni kitapta en çok etkileyen şey yazarın sigaranın zararlarını anlatırken özellikle sigaranın yıllar geçtikçe sistemli bir şekilde enerjimizi ve cesaretimizi çaldığını anlattığı kısımlardı. Daha öncede belirttiğim gibi uzunca bir süre sigara içmeye ara verip tekrar başladığımda sigaranın enerjimden çaldığını bizzat fark ettim. Daha önce beni yormayan aktiviteleri yaparken kendimi güçsüz hissetmeye ve çabucak yorulmaya başladım.

Tiryakilerin sigaraya asla toz kondurmadıklarını sürekli duyarız. Neden öksürdüklerini sorsak üşüttüklerini söylerler. Bizi rahatlattığını sandığımız sigaranın aslında bizi diken üstünde tuttuğunu idrak edebilsek belki bırakmamız daha kolay olacak. Düşünsenize hayatınız boyunca gittiğiniz eğlencelerde herkes ortamın tadını çıkartırken sizi dürten sigara içme isteği size o ortamı bıraktırıp dışarı çıkıp sigara içmeye zorlar. Peki içtiğimizde rahatlamış mı oluyoruz? Hayır...Sadece içimizdeki nikotin canavarını beslemiş oluyoruz. Bizi strese sokan aslında sigara içme isteğinin ta kendisi, sigara içmeyenler bu stresi asla yaşamıyorlar..

Harcadığımız milyonlarca lira, yaşam boyu kurtulamadığımız uyuşukluk, öksürük, nefes darlığı vb.. Gözlerimizi açmanın artık vakti gelmedi mi?
Sigara içmenin insanı kendine ömür boyu esir eden zincirleme bir reaksiyon olduğunu daha ne kadar görmezlikten geleceğiz. O zinciri kırmazsak yaşamımız boyunca bir tiryaki olarak kalacağız. Ben artık sigaranın kölesi olmak istemiyorum ve size bu kitabın sigarayı bırakmada tabii ilk şart olarak istemeniz ve kendinize güvenmemiz koşuluyla yardımcı olabileceğini söylüyorum. Okursanız kaybedecek hiçbir şeyiniz yok. Sigarayı bırakmaktan korkmayın lütfen..Sigara içerek sadece kendimizi cezalandırıyoruz.
215 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
Sigara hakkında önemli olabilecek neredeyse her şeyin yer aldığı bir kitap. Farklı bir kitap. Dolayısıyla normal bir yorum da yapamıyorum. Sigara içenlere de içmeyenlere de hitap eden bir kitap. Kitap ve aldığım bir ilacın da etkisiyle 21 Eylül Dünya Barış Günü'nde vücudumla barış ilan ederek sigarayı bırakım. Belirli aralıklarla yorumumu düzenler ne durumda olduğumu yazarım kitabın etkisini merak edenler için.

Kitaptan yaptığım alıntılardan görüleceği üzere yazarın gerçekten de ilginç tespitleri var. Sigaraya tekrar başlarsam bile (ki gerçekten bıraktığımdan eminim.) iyiki okudum diyeceğim bir kitap. Daha önce Allen Carr'ın aynı isimli sanırım 2 saatlik belgeselini izlemiş olmama rağmen sigara konusunda ufkum açıldı. 5 senelik bir içici olarak bahsettiği durumların hepsini tek tek yaşadığımı ve kitapta en ufak bir abartının olmadığını söyleyebilirim.

Kitapta hastalık, kanser vesaireden çok az bahsedildiğini belirtmeliyim ayrıca.

Son olarak kanaatimce şu soruların cevaplarını, gönül rahatlığıyla bulabileceğiniz bir kitap:
#Bir insan neden sigara içer?
#Sigara neden bu kadar yaygın?
#Bu kadar zehirli bir şeyin üretilip satılmasına neden göz yumulur?
#İnsan sigaranın bu denli zararlı olduğunu bilmesine rağmen neden bırakırken zorlanır?
#Sigara içmek bir alışkanlık mıdır yoksa bir bağımlılık mıdır?
#Sigarayı bırakamayan insanlar iradesiz midir?
#Nikotin sakızları vs işe yarar mı?
#Devletin kamu spotları vs işe yarıyor mu? (Allen Carr'a göre olumsuz etkisi var.)
#Sigara bıraktıktan sonra neden kilo alınır?
ve benzeri onlarca soruya çok mantıklı cevaplar var.

Kitaba 10 puan verdim. Zira kitabın konusu, işleyişi ve dili konusunda hiçbir eksik görmedim.

Herkese iyi okumalar ve sigarasız hayatlar. :)

-----------------
Bırakma Günlüğü
#7
. gün (28 Eylül) itibariyle hala içmiyorum. Şu ana kadar sadece bir hafif bir kriz geçirdim. O da 3 dk sürdü. Onun dışında 1 haftadır aklıma bile gelmiyor.

#6
. Ay Editi: Bir beğeni gelince hatırladım bu incelemeyi. Şu ana kadar hiçbir sıkıntı yok. Artık sigara içmeyen bir insan olduğumu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. :)

#11
. Ay editi: Bir sıkıntı yok efendim. :)

#3
. sene güncellemesi: #34189026
------------------
152 syf.
·5 günde·Beğendi
“Aşk imiş her ne var âlemde, İlm bir kıyl-ü kâl imiş ancak.”

İnsanoğlunun muğlak bir varlık olduğunu hepimiz biliyoruz. Olmasa bile olması gerekirdi de bana göre. “Anlaşılmak kendini satmaktır.(F.P.)” Bizi anlaşılmaz kılan çok şey var. Ama öyle bir şey var ki her yerde her şekilde karşımıza çıkabiliyor. İnsanın en büyük kıvılcımı: Aşk. Hayatımızı aslında aşk yönlendiriyor. Meslek aşkı, okuma aşkı, kitap aşkı, merak aşkı, para aşkı daha bir sürü şey, hepsi aşkın birer çeşidi değil de ne sizce? Aşk etrafımızı bu kadar sarmışken edebiyatta da karşımıza çıkması hiç şaşırtıcı gelmez bize o zaman. Adından söz ettirmiş çoğu kitapta ister ana konu olsun ister olmasın aşka rastlarız. Şuan günümüz romanlarının öz babası olan Don Quijote’u okuyorum. Şövalyemiz tüm kahramanlıklarını aşkından yanıp tutuştuğu Dulcinea del Toboso’ya armağan ediyor. Ya Werther’in Acıları desem? Ya da Madam Bovary? Biraz da bize dönelim. Kürk Mantolu Madonna, Huzur, Eylül sadece birkaçı. Ernesto Soboto da aşkın ne boyutta insana etki edebileceğine yer vermiş bu kitabında. Ya da içimizdeki karanlık tünellerin aşk denen kıvılcımla ateş almasının hikâyesini anlatıyor diyelim. Tünel’de olaylar aşk üzerinden tam bir varoluş sorununa, tüm insanlığa, dünyaya karşı kıskançlık, kin ve öfke duygularına eğiliyor. Hemen Don Quijote’tan şu alıntıya kulak verelim: “Aşk bazen uçar, bazen yürürmüş; kimininki koşar, kimininki ağır ağır ilerlermiş; bazılarını hafif ısıtır, bazılarını yakarmış; birini yaralar, ötekini öldürürmüş; bir anda tutku yarışını başlatır, aynı anda bitirirmiş; sabah kuşattığı kaleyi akşamına düşürürmüş; çünkü hiçbir kuvvet aşka direnemez.” Tünel’in başkişisi Juan Pablo Castel’i aşk yakıyor, âşık olduğu kadını ise öldürüyor. Heyecanınız kaçmasın, kitabın sonunu değil başını söyledim: “Juan Pablo Castel yani Maria Iribarne’yi öldüren şu ressam olduğumu söylemem yeterli olacaktır sanırım.” Kitap bu cümleyle başlıyor. Castel bir ressam. Sergilenen Annelik adlı tablosunda eleştirmenlerin bile farkına varmadığı bir ayrıntıyı sonradan adının Maria olduğunu öğrendiği genç bir kadının ayırdına vardığını hissediyor ve bu durum karşısında hayli şaşırıyor. Ve Maria’nın peşine düşüyor. Bir ressam, tablo, tablonun önünde uzun süre bekleme, adı Maria olan bir kadın siz değerli arkadaşlara tanıdık geldi mi? Gelmeli bence. Castel oldukça yalın ama sarsıcı bir anlatımla roman boyunca, sonuna doğru daha da belirginleşiyor bu, artan bir gerilimle karanlıktaki tünellerinde sakladığı insanlara duyduğu kini, dünyanın yaşanmaz bir yer olduğunu aşkın aydınlatmasıyla büyük bir değişime uğruyor. Sonuç mu? Romanın ilk cümlesine gidin. Bizi birbirimizden ayıran tünellerimiz var. Bu tüneller bize değil de başkasına aydınlanıyorsa durumumuz Castel’in durumuyla aynı olacak. Ve yine, bu yüzden insanın biraz muğlak olması fikrine katılıyorum. Bu kitap hakkında diyecek fazla lafım kalmadı. Don Quijote’un ilk cildini bitirince biraz ara vermek istedim. Elim sebepsiz yere bu kitaba gitmişti. Duyguların okura çok yoğun ve istekli yansıtıldığı bir kitap. Tavsiye ederim. Ve aşktan nasibini almış olanlar diğer insanlardan biraz daha ayrıcalıklıdır bana göre, kazansa da kaybetse de, diyerek bitiriyorum. Şimdi gönül rahatlığıyla Don Quijote’un ikinci cildine başlayabilirim. İyi okumalar.
152 syf.
·5 günde·Beğendi·8/10
Herkes öldürür sevdiğini deyip konuya Oscarlı bir dalış yapmak istiyorum. Wilde’nin bu muazzam şiirinin kitabın çok güzel bir özeti olduğunu bilmenizi istiyorum. Bana göre şiir bu kitabı kesinlikle tamamlıyor. Klişe cümleler vardır; İnsanı en çok sevdiği yaralar, dost kazığı acıdır gibi sayısız tümce sıralayabilirim. İnsanı elbette sevdikleri yaralar çünkü arada bir duygusal bağ, bir etkileşim ve en önemlisi bir iletişim vardır. Umurunuzda olmayacak başka bir bedenin sizi yaralaması, üzmesi sizin zayıflığınızdan başka bir şey değildir. Bu durumun ölü bir insana küsmek kadar manasız olduğunu söylemek isterim.

Ernesto Sabato sevdiğimiz bir abimizdi. janti adamdı, adabı giyinmeyi çok iyi bilirdi. Gibi saçma bir cümle kurup anlık olarak kendimde bir tebessüm oluştursam da 2011 yılında yitirdiğimiz yazarımız 1911 Arjantin doğumludur. Bir asırlık bir ömrüne imrenilecek bir eğitim ve sonrasında ise harika bir edebi kişilik eklemiştir. İlgi alanı olmamasına rağmen kendi bölümünün dışına çıkıp felsefe, sosyoloji ve toplumsal konulara el atması yazarımızın merakının hat safhalarda olduğunu gösteriyor. Bir dönem siyasete karışmış olması ise bir takım istifalar ile sonuçlanmıştır. Mevcut iktidar devrildikten sonra ferah bir nefes almış, o iktidar süresinde yaşadıklarını kitaplara dökmüştür.

Kitabın yazım aşaması günümüzden yarım asır geride olsa dahi kesinlikle değerini yitirmeyecek türdedir. İnsanın her çağda insan olması ve sapkınlıklarından, tutku ve aşklarından, kuşkularından, en önemlisi de ruh köhneliğin ödün vermemesi bu tarz eserleri yüzyıllar boyunca okunulası ve değerli kılıyor. Yazarın muazzam tespitlerinin, kişilerin arayışının felsefi bir anlatım ile kurgulandığı bu cinayet romanı üçlemenin birinci kitabıdır.

“’Acı çekmeye ne gerek var?’ İntihar etmek yok olmanın en kolay yöntemiydi: Bir an bu saçma dünyanın gökdelenleriyle, tanklarıyla, hapishaneleriyle bir kurgudan başka bir şey olmadığını; kötü bir kâbusun gökdelenleri, tankları ve hapishanelerinden daha fazla bir gerçekliği olmadığını düşündüm.” (Alıntı #47694875 )

Ana karakterimiz Juan Pablo Castel her çağın vebası haline gelen duygudaş olamama durumunun mihenk taşı vaziyetindedir. Castel’in ressam olarak sanatçı kişiliğinin de kurguya dâhil edilmesi sanatçı diye tabir ettiğimiz bireylerin, sanatçı ruhlarının çok daha kolay bir şekilde iradeden uzaklaştığının ve sıradan hadiseler yüzünden ruhsal problemler yaşadıkları için ele alındığını öngörmek istiyorum. Bu durumu ise kurgu ve yazarın sanatçı kimliği ile tam bir örtüşme sergiliyor. Özellikle ressam seçilmesi üzerine düşünülmesi gereken hassas konulardan bir tanesidir. Filozof ile ressam arasında bir fark görmüyorum; birisi sayısız sözcük ile düşüncelerini dökerken öteki sadece renkleri kullanarak bizlere her şeyleri sunmaya çalışırlar. Bizler ise çoğu kez filozofları anlamadığımız gibi ressamları çizdikleri tabloları da anlamakta ya güçlük çekeriz ya da anlamayız. Aynı pencerelerden, aynı manzaralara baksak da her birimizin gördüğü çok farklıdır.

“Tek başardığımız birbirimizi bir kez daha acımazsızca kırmak...” (Alıntı #47691165 )

Castel’e yüklenen hedonist kişilik, bencil bir düşünce yapısıyla güçlendirilmiştir. Ruhunun karanlıkta kalan yanlarını dışavurum ile karşılaştığı sorunları çözümlemeye çalışan ve her çözümde kendi mezarına bir kazma daha sallayan hali okuru bir yandan hüzünlendirirken, diğer yandan farklı seçeneklerin çokluğu ile şaşırtmaktadır. Yazarın insanı iyi bir şekilde analiz etmesinin sonucu kurgusunda “elma yediniz mi?” diye sormak yerine “kaç elma yediniz?” sorusunu tercih etmesi cevap verecek kişinin cevap alanını nasıl daralttığını ve doğruya yönelttiğini, bir diğer seçenek olarak ise sorunun cevapsız kalacağını okuruna göstermiştir.

Çıkarılacak sayısız ders vardır eser içerisinde; bir Dogmatizm esintisi vermek istenilen birçok duruma şahit oldum. Doğruluğu kanıtlanmamış bir düşüncenin mutlak doğru olduğuna kendini inandırmak taraftarını yıkımdan öteye götürmediğini, sayısız karın ağrısı ve çekilen acıların katlanarak arttığına Castel ile tekrardan şahit olduk. Aşırıcılığın, yetineme durumunun ve şüphenin de bu bağnazlık ile aynı olduğunu yine ya taraftarını ya da muhatabının ölümüyle sonuçlandığı ortadadır.

“İnsanların neyi, neden anımsayıp anımsamaması gerektiğini şeytanın bile bildiğinden kuşkuluyum ya, bana kalırsa "toplumsal bellek" falan diye bir zırvalık da yok zaten, insan türünün geliştirdiği diğer savunma mekanizmasından başka bir şey değildir bu "toplumsal bellek" kavramı. "Geçmiş daha güzeldi" tümcesiyse, geçmişte şimdiye oranla daha az kötü şey olduğu anlamına gelmiyor, yalnızca insanlar geçmişin kötülüklerini unutuyorlar, hepsi bu.” (Alıntı #47644487 )

Castel’in sorunlu ruh yapısı ve benzer bir kişilik arayışı âşık olduğunu kadını öldürmeye sevk etse de durumun basit bir kıskançlık cinayeti olarak addetmemekte fayda vardır. Hiçbir cinayet ve intihar anlık bir buhranın sonucunda yapılmış eylem değildir. Kişi bilmese de sayısız kere düşünülmüş ve bu neticede eyleme dökülmüştür. Castel’in bu kişiliği kesinlikle bir hastalıklı aşkı kaldırabilecek bir yapıda olmadığı ise okurların gözlerinden kaçmamalıdır. Klinik bir vaka olan acıyı ya da hüznü sevme durumu, aşka âşık olma durumu gibi kesinlikle bir destek ile defedilmeli. Aksi devam ettikçe kişinin acıdan kurtulma yolunun kendini yok etme arzusunu tetikleyip, intihara sürüklediği unutulmamalıdır.

Kitabım Ayrıntı Yayınları’ndan ve çeviri sahibi Pınar Savaş tarafında muazzam bir şekilde Türkçe dillendirilmiştir. Kesinlikle ne bir kelime ne de bir cümle kaybı vardır. Sayfa yapısı yerinde ve kapak resmi dâhice seçilmiştir. Minik bir yazar hayatıyla başlayan eser Martin Casariego “öndeyiş’i” ile devam edip kısa 39 bölüm ile okuruna sunulmaktadır. Eser birinci tekil şahıs ile yazılmasına rağmen anlaşılması zor ya da sıkıntı verecek türde değildir. Yazarın akıcılığı son sayfaya kadar devam ederken diğer yanda ise okurunu sürekli merak içerisinde bırakarak kitabı elinden bırakmasına izin vermiyor.

“Dünyanın korkunç bir yer olduğunu göstermek için kanıta gerek yok...” (Alıntı #47644767 )

Sözün özü; içeriğinde felsefi birçok değeri barındıran bu güzide kitabın okuruna katacağız şeyler tartışılmazdır. Eserin kesinlikle okunulası ve tavsiye edilesi olduğunu düşünüyorum. Değişmeyen insan hallerinin bir başka kurgu ve yazar tarafından yeniden aklınıza kazılmasını istiyorsanız bu kitap tam size göredir.

Sevgi ile kalın…

Oysa herkes öldürür sevdiğini
Kulak verin bu dediklerime
Kimi bir bakışıyla yapar bunu,
Kimi dalkavukça sözlerle,
Korkaklar öpücük ile öldürür,
Yürekliler kılıç darbeleriyle!
Kimi gençken öldürür sevdiğini
Kimileri yaşlı iken öldürür;
Şehvetli ellerle öldürür kimi
Kimi altından ellerle öldürür;
Merhametli kişi bıçak kullanır
Çünkü bıçakla ölen çabuk soğur.
Kimi aşk kısadır, kimi uzundur,
Kimi satar kimi de satın alır;
Kimi gözyaşı döker öldürürken,
Kimi kılı kıpırdamadan öldürür;
Herkes öldürebilir sevdiğini
Ama herkes öldürdü diye ölmez.

#OscarWilde
215 syf.
Daha önce bir çok kez sigarayı bırakma girişimim oldu fakat bırakamadim. Hatta birçok kişinin bunlarla bırakmış olduğu Sağlık Bakanlığının zibil gibi dağıttığı ilaçlarda bende etki göstermedi.
Sigaraya bağımlı olduğumu, sigaranın güven verdiğini, onsuz yaşamın biraz zevksiz olacağını düşünüyordum. Bu yüzden kitaba biraz ön yargıyla başladım. İlk gün 150 sayfa falan okudum ve bu okumayla kafamda bitirdim diyebilirim olayı. Henüz 2 gün olmuş olmasına rağmen sanki daha önce hiç sigara içmemiş biri gibiyim diyebilirim. Artık özgürüm.

Kitabı okumamı şiddetle tavsiye eden Hacı Seydaoğlu ve kitabı hediye eden Vedat Geçit kardeşlerime sonsuz teşekkürler , iyi ki varsınız.
200 syf.
·8 günde·Beğendi·9/10
Saramago rüzgarına, Filin Yolculuğu uçurtmasıyla katılmam iyimiydi bilemiyorum çünkü bu okuduğum ilk kitabı. Deneyimli okur arkadaşlardan daha çok Kabil ya da Körlük ile başlamam gerektiği konusunda tavsiyeler gelmişti. Etkinlik yapılınca elimdeki ilk edindiğim kitabıyla başladım. Diğerleri de aklımda.
Değişik bir tat, yazım tekniği, anlatım biçimi donanmış Jose Saramago. Muzip, esprili diliyle, kitabı hoşlanarak okudum. Okurken gülümseten bir yazar bence iyidir. Dilbilgisisavar bir duruş ve virgül zebil bir yazarla karşı karşıya kaldım :) Sadece Nokta ve virgül haricinde işaretler dünyasıyla görüşmeyi tercih etmiyor Saramago. Konuşma çizgilerini de kullanmaması sayesinde diyalogları bazen birbirine dolandırdım, okuyup alışkanlık kazandıkça ısrarla olmalıydı o çizgiler takıntım silindi benim kafamda...
Hikaye, Süleyman adında hediye bir fil ve onun alter egosu olan terbiyecisi Subhro'nun Portekiz'den başlayıp, Viyana'da son bulan Krallararası yolculuğunu anlatıyor. Bu yolculuk kimi zaman zorlu, kimi zaman eğlenceli, kimi zaman da çetrefilli geçiyor. Süleyman bu yolculukta ağır cüssesiyle oldukça yavaşladığında, semirdiği saman balyalarıyla, yaptığı siestalarla ve Subhro'nun sıcak kollarıyla direnecek gücü buluyor. Alplerdeki birkaç serseri kar tanesini saymamayı tercih ediyor yazar...
Saramago hikayenin içinde durup bir de okuyucuyla da konuşuyor, bana da bir bak az söyleyeceklerim var der gibi. Politik eleştiriler savuruyor, krallığa, otoriteye, çok şey bildiğini zanneden rahiplere hatta Tanrıya bile. Tanrıdan mucize istemek gibi bir densizlik etmeyiz, en fazla bakire Meryem'in başını ağrıtırız, o mucize konusunda fena sayılmaz diyor :) İlk kez fil gören halkın duygularına tercüman olurken bile alaycı bir mizaha başvuruyor. Subhro' eğitimsiz, basit bir fil terbiyecisi olmasına rağmen, çoğu yerde ve çoğu kişiye akıllıca, bilmiş, biraz da ukalaca konuşturuyor. Yazar alt tabakadan gelen bu karaktere renkli özellikler ekliyor ki, hikaye cazip hale gelsin, yoksa Subhro sıradan bir adam gibi sadece filin yemini, suyunu verip, bakımını yapsın. En iyi dersleri basit insanlardan öğrendiğimize kuşku yok diye dile getiriyor yazar bunu.
Ben yazarı bu kitabıyla da hoş bir şekilde keşfetmiş bulundum. 1998 Nobel Ödülü alan bu gülümseten kitabı, Saramago sevenlere tavsiye edebilirim. Kitabın arkasındaki fotoğrafında gülümseyen yazar gibi ben de bir çok yerde gülümsedim.
215 syf.
·7 günde·10/10
Hayatımda ki en büyük pişmanlığım sigara içmekti. Bırakmak adına yardımcı olacak yollar ararken de Allen Carr yöntemini buldum.Kitabı yaklaşık 1.5 yıl önce okumuştum,okuduklarıma eklemediğimi farkedince belki birinin bırakmasına vesile olur diyerek bu incelemeyi yazmak istedim.

Öncelikle Allen Carr'ın kendi adını verdiği bu yöntemden bahsetmek istiyorum,zira kitap tamamen bu yöntem üzerine kurulu. 33 Sene boyunca günde 5 paket sigara içtiğini söyleyen Allen Carr,bir çok yöntemi denedikten sonra kendi yöntemini oluşturuyor.Kitap boyunca kesinlikle, ''Bakın bu içenin ciğeri,bu içmeyenin ciğeri'' ya da ''Sigara içerseniz ölürsünüz'' gibi bilindik şeyleri söylemiyor,zararlarından bahsetmiyor.

İrade gücü üzerine değil,mantık üzerine kurulu bir yöntem.Allen Carr'ın Türkiye kurucusu Emre Üstünuçar ''İçme sebebiniz ne ise bırakma sebebiniz de o olmalı'' diyor.Yani size keyif verdiğini düşündüğünüz için içiyorsanız,size aslında keyif vermediğini,yalnızca bağımlılık gereği içtiğinizi,kokusunun ve size verdiği zarar'ın aslında bir keyif olmadığını,yalnızca kendimizi kandırdığımızı,bunun bir yanılsama olduğunu anlatıyor.

Tabi bunu yaparken de içme sebeplerini tek tek ele alıp mantıklı açıklamalar getirdikten sonra,asıl içme sebebimiz olan bağımlılığa getiriyor konuyu.İşin en basit tarafı bağımlılık kısmı aslında.Çünkü bilimsel araştırmalar yalnızca 3 gün sonra,bağımlılık yapan nikotinin büyük çoğunluğunun vücuttan atıldığını söylüyor. Bernard Shaw'ın çok sevdiğim bir sözü vardır, ''Dışarıdaki duvarları yıkmak kolay, önemli olan içerideki duvarları yıkabilmek.'' der. Bu kitap gösteriyor ki sigarada da aynı durum mevcut. Bırakıp, yeniden başlamamız da beynimizde hala onun bir keyif olduğunu sanmamızdan kaynaklanıyor aslında.Sigarayı değil,içmediğimiz zamanlarda ortaya çıkan sinirliliğimizi,yoksunluğumuzu,kendimizi sevmediğimiz için tekrar başladığımızı anlatıyor.

Sigarayı bırakmak isteyenlerin kesinlikle okuması gerektiğine inanıyorum,hatta öncesinde Emre Üstünuçar'ın ''Bırakmak İstiyorum'' adlı filmini de izleyebilirler, daha iyi pekişmesini ve ön yargılarından daha kolay kurtulmasını sağlayacaktır. Son olarak Allen Carr terapisti olabilmenin şartlarından biri,daha önce sigara içmiş olmak,içenleri daha iyi anlamak adına.

Emre Üstünuçar'da iletişim,insan ilişkileri konusunda çok önemli eğitimler almış bir isim.Zaten filmi izlerseniz, sunumundan bunu anlayacaksınız.
200 syf.
·3 günde·Puan vermedi
Saramago 'yu keşif sürecim " Mağara" adlı eseriyle başladı.
Yazarın kendine has tarzı: gerek noktalama işaretlerinden sadece nokta ve virgülü kullanması, gerek mizah anlayışı ve gerekse de son derece ustaca kullandığı metaforlar nedeniyle ilk aşamada bir hayli zor geldiyse de kitaba tutunmamda, ilerleyen sayfalarla birlikte yazarın dünyasına girebildiğimi, onun gözünden olayları görebildiğimi, mizah anlayışını ve üslubunu da çabucak kavradığımı fark ettim.
Zaten bir kitaba açılan kapıdan girebildiyseniz o kitabın size sunduğu tüm nimetlerden sonuna kadar faydalanırsınız.
Nitekim ben de öyle yaptım ve Saramago 'nun rehberliğiyle yeni düşünce biçimleri kazanmak, yaşamı çeşitli yönleriyle sorgulayabilmek, insan olmanın sorunsallığının farkına varabilmek için sırasıyla "Kopyalanmış Adam" , "Bilinmeyen Adanın Öyküsü" ve "Filin Yolculuğu" eserlerini okudum.
Büyük bir heyecan ve sabırsızlıkla diğer eserlerini de okuyabilme hasreti içerisindeyim.
Filin Yolculuğu 'nda da gördüğümüz üzere hepimiz bir yolculuk içerisindeyiz. Dünyaya geldiğimiz günden başlayıp dünyadan ayrılacağımız gün son bulacak olan bir yolculuk...
Bu yolculukta Fil ( Süleyman) gibi aşmamız gereken engeller, dayanmamız gereken olumsuz koşullar, geçmemiz gereken nehirler olacaktır. Ya da diz üzerine çöktüğümüz zamanlar olacaktır.
Önemli olan yolculuk sonunda varmamız gereken noktaya özgür irademizle ulaşabilmiş olmamız.
Her okurun bütünleştiği bir yazar vardır. Kuşkusuz kendi adıma bunun Saramago olduğunu söyleyebilirim.
Saramago okumak ; bilmektir, sormaktır, sorgulamaktır, anlamaktır, anlatmaktır, karşı koymaktır, fikir üretmektir...
Saramago okumak yeni bir hayat inşa etmektir.
Saramago okuyalım, okutturalım sevgili okurlar...
272 syf.
Carlos Fuentes ; tarafından yazılan öyküler kitabı. Her öykü ayrı bir düşsellik ve bildiğimiz hikayelerin yeniden ele alınışıyla irintili ve ilgili. İlk öykü, bir kadına aşık olan bir adamın iç dünyasının anlatılması insana şunu düşündürüyor; bu bir hastalık olduğu için mi bu kadar güzel, yoksa güzelliği dışladığı için mi aşk! Okuyun beğeneceksiniz...
196 syf.
·3/10
Jose Saramago.. Nobel Edebiyat Ödülü almış bir yazar. Mükemmel, vurucu, ruhunuzu yorucu, aklınızı dumura uğratan "Körlük" adlı kitabın yazarı. Tüm o yazılanların görüntülere aktarıldığı, dolayısıyla fotoğraf kareleri olarak neredeyse tamamı beynimde depolanan aynı isimli filmini izledikten sonra hayatımdaki şeyler eskisi gibi kalmadı, kalamadı..

Ve bu yazarın, vefat etmeden önce yazdığı son kitabı: "Filin Yolculuğu". Kitabı bir hikayecik olarak düşünebiliriz, bir filin Portekiz'den Avusturya'ya olan yolculuğunu anlatan bir hikaye. Fil özel bir fil, çünkü en başta bu fil Portekiz kralından (III.Joao), Kutsal Roma-Germen imparatoruna (II. Maximilan) bir hediye. Hayatında hiç böyle bir hayvan görmemiş olan 16. yüzyıl Avrupası içinse, inanılması güç, dört ayaklı olması sebebiyle katırlara, atlara v.b. benzetilen ama hepsinden ayrı tutulan bir canlı..

Konu aslında bu kadar basit. Süleyman adında bir fil, bu filin Subhro adındaki terbiyecisi, Portekiz'den Avusturya'ya kadar geçilen Avrupa ülkeleri ve tabi ki yolda karşılaşılan insanlar. Aslında hikayeleştirilmeyebilirdi bile bu olay, ya da bu kadar uzatılarak anlatılmayabilirdi. Ama 88 yaşına kadar yaşamış, son ana kadar zihni zehir gibi çalışan, anlatacak daha çoook şeyi olduğunu düşünen bir adamın eline bu hikayeyi verdiğinizde, sonucun böyle çıkacağını tahmin etmek çok da zor olmasa gerek.

Jose Saramago'nun anlatmak ya da daha doğrusu eleştirmek istediği ne varsa; Hristiyanlık, politika, asilzadeler, insan tabiatı.. Her şey bu kitapta var. Fil ve onun yolculuğuyla ne alakası var peki bunların? Jose Saramago'ya göre hepsinin bir alakası var ve ucundan kıyısından da olsa hepsini bir şekilde filin yolculuğuna bağlamış durumda. Aslında şöyle anlatayım size, büyüklerinizden birisinin karşısındasınız, size, kendi ülkenizde yaşanan bir hikaye anlatıyor, ama hikayeyi anlatırken, aklına başka başka şeyler geliyor ve aklına gelen bu şeyleri araya sıkıştırmaya çalışarak hikayenin tüm akıcılığını ve bütünlüğünü ortadan kaldırıyor. Evet, sanırım en kısa tanımıyla bu kitabın bu kadar zor okunmasının, akıcı bir şekilde ilerlememesinin sebebi bu.

Şimdi üsluba geçeyim. Öncelikle, çevirmen Pınar SAVAŞ'ı ayakta alkışlıyorum, bu kadar uzun ve çoğu zaman karmakarışık cümleleri en iyi anlaşılacağı şekilde çevirmiş. Hatta tahminimce çevirmen, kitabın ne kadar zor anlaşıldığının, okunduğunun farkında olacak ki, sorumluluk altında kalmamak için; Jose Saramago'nun kasıtlı olarak noktalama işaretlerini kullanmamayı tercih ettiğini, sadece nokta ve virgülü kullandığını; konuşma işareti kullanılmadığını ve yine yazar tarafından çoğu zaman kimin söz aldığının belirtilmediğini, diyalogların "dedi", "ekledi" gibi kelimelerle kapatıldığını; ayrıca virgüllerle birbirine ulanan cümlelerin bazen aynı cümle içerisinde bile birbirinden farklı yüklem zamanlarına sahip olduklarını belirterek, bunların hepsinin yazarın tercihi olduğunu ve çeviride de buna sadık kaldığını açıklamış.

Evet, çevirmenin tüm dedikleri, kesinlikle kitabın zor okunmasına ve anlaşılmasına neden oluyor. Bazı yerleri 2-3 defa okumak zorunda kaldım, bazılarını kaç defa okursam okuyayım anlayamadım. Ancak kitabın zor anlaşılmasındaki sebepler bu kadarla sınırlı değil zannımca. Yazarın hikayedeki her davranışa bir anlam yüklemeye çalışarak niyet okumalarına girmesi ve bu niyet okumalarını hikayenin içerisine yedirmeye çalışması beni çok zorladı. Upuzun ve sadece virgüllerle ayrılmış cümleler arasına, bir virgül daha atılarak, yazara ait düşüncelerin, günümüzdeki bilgilerle harmanlanıp serpiştirildiğini düşünün. Sonra, bu yazarın isyankar ruhundan ve eleştiriseverliğinden ekleyin biraz. Ama bu isyankarlık, bu eleştiri neredeyse her şeye karşı var. Ve tabi ki bu durumun doğal sonucu olarak, iğnemeler yapabilmek (amiyane tabiriyle laf sokabilmek) için tüm fırsatları değerlendiren bir adam önünüzde. Üstelik bu iğnelemelerini benzetmeler ve kinayelerle, hem de bolca yaptığını da hesaba katın. Bir tutam Portekiz kültür öğeleri başta olmak üzere Avrupa kültürü, bir yemek kaşığı dolusu Hristiyanlık, damak tadına göre eklenmiş Avrupa tarihi ögeleri de ekleyin ve işte, karşınızda “Filin Yolculuğu” kitabı..

Belki bu çok iyi bir kitap değildir. Belki bu kitaba, yazarın ünü sebebiyle fazla kredi verilmiştir. Belki kitaptaki bunca durum, yazarın çok fazla şey bilmesiyle/öğrenmesiyle ya da çok fazla düşünmesiyle ortaya çıkan özel bir durumdur. Belki de Hristiyanlık bile olsa, bir dinin ya da içsel inanışın eleştiri seviyesinin bu kadar yüksek olmasını, bir inanışın tamamen eggh puh kaka gösterilmesini, onunla dalga geçilmesini normal karşılayacak kadar umursamazlaşamamışımdır. Belki de ben, kendimi her zaman bir Doğulu olarak hissettiğim için tamamen Batı kültürünü yansıtan bu eseri içselleştirememişimdir. Belki de, ben bu esere hazır değilimdir; bu kitabı özümseyebilecek olgunluğa henüz erişememişimdir.

Sonuç olarak, bu şekilde birden çok belki oluşturabilmek mümkün, herkes kendisine en yakın gelen, en aklına yatan belki’yi seçebilir. Benim için bu kitap faydalı bir kitap olmadı. Kimseye tavsiye edeceğimi de sanmıyorum. Ama BELKİ de, tam size göre bir kitaptır. Kim bilir?

Yazarın biyografisi

Adı:
Pınar Savaş
Unvan:
Çevirmen, Editör
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 1966
1966 yılında İstanbul’da doğdu. Orta öğrenimini Saint Benoit’da tamamladıktan sonra 1990 yılında Boğaziçi Üniversitesi Kimya Mühendisliği Bölümü’nden mezun oldu. İspanyolca ve İn­gi­lizceden Türkçeye yaptığı çevirilerin yanı sıra, editörlük yapıyor. Aynı zamanda çeşitli gazete ve dergilerde kitaplar hakkında makale ve ta­nı­tım yazıları yazıyor. Çevirdiği kitaplar arasında, Açık Yapıt (Um­berto Eco); İnes’in Sezgisi (Carlos Fuentes); Kahramanlar ve Me­zar­lar, Tü­nel (Er­nes­to Sábato); Kaya (Kenan Makiya); Yarın Savaşta Be­ni Dü­şün (Javier Marias); Hüzünlü Kadınlar Sığınağı (Marcela Ser­ra­no) bulunuyor.

Yazar istatistikleri

  • 1 okur beğendi.
  • 1.670 okur okudu.
  • 79 okur okuyor.
  • 1.687 okur okuyacak.
  • 55 okur yarım bıraktı.