Audrey Magee, bizi II. Dünya Savaşı’nda Almanların iç dünyasına götürüyor: savaşın içinde kalmış, taraf olmaktan başka seçeneği yok gibi görünen; inançlı, inançsız, cesur, korkak, aç, tok, boyun eğen, ezilen, bazen de sessizce suç ortağı olan sıradan insanların dünyasına.
Rusya’da, Stalingrad cephesinde savaşan asker Peter Faber, cepheden kısa bir izin alabilmek için hiç tanımadığı bir kadınla, Katharina Spinell’le evleniyor. Katharina içinse bu evlilik bir güvence; eğer Peter ölürse dul maaşı alabilecek. Bu bir savaş evliliği.
Bir araya geldiklerinde işler onlar için dayanılmaz olmuyor. Hayata tutunmak için gerçekleştirdikleri bu evlilik, bu kez onları birbirlerine tutunmaya yönlendiriyor. Çünkü savaşta tutunacak bir dal gerek. Akıl ve kalp, yaşananların karşısında o kadar çaresiz ki, insanın bir şeye inanması gerekiyor — en azından bir ihtimale.
Peter’i cephede, Katharina’yı Berlin’de izlerken, savaş karşısında insanların askıya aldığı tüm değerlere ve duygulara tanık oluyoruz. Ve onların yerini alanlara. Hayatta kalma içgüdüsü bütün ihtiyaçlarımızın önüne geçtiğinde, geriye nelerin kaldığıyla yüzleşiyoruz.
Yüzleşme, kitabın orijinal adı değil. The Undertaking — taahhüt, söz, vaat anlamına geliyor. Genellikle bir savaşın başlangıç noktası. Ve savaşın içinden geçerken verilen bütün sözler, bütün vaatler… Hepsi bir bir anlamını yitiriyor. Her savaş bir kaybediş.
Zafer diye bir şey yok; zafer sanılan her şey bir bumerang gibi dönüp dolaşıp aynı noktalarda patlıyor. Aynı hırsların, aynı yanılgıların, aynı intikamların ve aynı acıların etrafında dönüp duruyoruz. İdeolojiler, ideolojiler, saçmalıklar… Savaşı bir araç olarak seçen bir ideolojinin dünyamıza ne hayrı dokunabilir?
Neyse ki Magee bize ideolojileri anlatmıyor; o ideolojilerin insanın içine nereden sızıp,