Bu aralar Kuzey Avrupa’lı yazarların dinginliğine bayılıyorum. Ninni gibi bir his bırakıyor bende, konu ne kadar savaş, yalnızlık, hüzün olsa da...
Ana karakterimiz, Jonas Ebeneser, 49’a basmak üzere bir erkek. Jonas, kumru demek; Ebeneser ise yardımsever. Kalbinin tam üstünde “waterlily”si. Onu kelimelere sığdırmak bu kadar kolay aslında. Doğduğu ay intihar etmeye niyetli, ama cesedini kızı bulmasın istemeyecek kadar ince düşünceli. Bu nedenle bir seyahate çıkar, seçtiği ülke hiç güvenli olmayan ve savaştan yeni çıkmış bir ülkedir (kendi ülkesi ise 1283 yılından beri savaşa girmemiştir ve ülkesinin ordusu da yoktur.)
İnsanın acısını insan alır mı desek daha doğru olur bilmiyorum ama gittiği ülkedeki insanların yaralarının derinliklerini görünce yaraların farklı hızlarda iyileştiğini, yara izlerinin çeşitli derinliklerde bulunabildiğini, ve bazılarının diğerlerinden daha derin olduğunu anlar.
Pazarlama harikası olduğunu düşünüyorum.. Aradığınız Tolstoy’u bulamayabilirsiniz. çok merak ederek almıştım, tam bir hayal kırıklığı oldu. Ne yazık ki...
Ba-yıl-dımmmmmmmmmmmmmmmmmmmm, bu senenin iz bırakanları listesindeki yerini aldı. Kitap on öyküden oluşuyor ve bir çırpıda okunacak cinsten!!
Kaçan Ayna’yı okurken kendinizi birtakım soruların içinde bulacaksınız. Bunlardan bazıları;
5 yıl önceki kendinizle karşılaşsanız, onunla iyi bir dost olur musunuz, yoksa onu boğmak mı istersiniz?
Dünyanın birdenbire durduğunu, her şeyin olduğu yerde donup kaldığını ama hala insanların düşünebildiklerini düşünün, bir düşünün yaaa ? Bu insanlar ne düşünürlerdi, geçmişi mi, geleceği mi? Bu anın gizemi nerede saklı???
Gençlik çağınızda biri gelip çok sevdiği, çok hasta olan kızına yaşam ve güç vermek için sadece bir yılınızı (örneğin 23. yaşınız) istese sizden, daha sonra bu yılı günler halinde geri vereceğini garanti etse verir misiniz? Kitap bunu sormuyordu ama benim aklıma geldi son günü ne zaman geri istersiniz????
Bir sabah uyandığınızda kendileri de bir hiç olan diğer insanların sizi tanımadığını fark etseniz, bunu bir şans olarak görür müsünüz? “Kimsin sen?” sorusunu kendi kendinize sorsanız cevabınız ne olur?
Sizin siz olmadığınızı, uyuyan bir adamın düşünde gördüğü biri olduğunuzu fark etseniz, onun uyanmasını mi, hep uyumasını mi istersiniz?
Ruhunu insanlara veremeyen kişi en azından yaşamını insanlara vermelidir düşüncesinden yola çıkarak bir insanı kurtarmak için ölecek olsanız, kimin için ölürdünüz?
**spoiler içerir..
Kahramanımız...
O kadar açtır ki, talaş parçasını emerek açlığını gidermeye çalışır.
O kadar açtır ki, sokakta bulduğu bir portakal kabuğunu kemirir.
O kadar açtır ki, kendi parmağından kendi kanını emerek hayatta kalmaya çalışır.
O kadar açtır ki, pantolonunun cebini kemirir.
O kadar açtır ki, cebi para gördüğünde bir lokantada oturup keyifle sipariş ettiği et yemeğini midesi kabul etmez, kusar.
O kadar açtır ki olmayan köpeği için birkaç kemik rica eder ve bir kuytuda o kemikleri kemirerek karnını doyurmaya çalışır.
Yine de idealisttir, yazma aşkı hiç bitmeyecek gibidir.
O kadar da gururludur ki, aşık olduğu kızın karşısında bu sefaletinden utanır, tükürüğüyle pantolonunu ıslatıp rengi solmamış gibi göstermeye çalışır.
Ama bardak dolar, o son damla, taşan damla tüm hayalleri yok eder... Çekip gitmekten başka çare var mıdır???
"Hepimizinki günübirlik hayatlar; hatırlayanın, hatırlanandan farkı yok. Hepsi geçici. Hem anılar hem de onların nesnesi. Her şeyi unutmuş olacağın günler kapıda, her şeyin seni unutacağı günler yakın. Bil ki çok geçmeden hiç kimse ve hiçbir yerde olacaksın." diyor Marcus Aurelius Düşünceler kitabında... Neden bilmiyorum ama bu kısım tüylerimi diken diken etti...
Günübirlik Hayatlar, 10 kısa psikoterapi öyküsünden oluşuyor. Ölüm korkusu ortak tema bu öykülerde. Çok bildik bir korku.
Seviyorum bu tarz kitapları. Mühendis olmasaydım kesinlikle bu mesleği seçmek isterdim, insan hayatına dokunmak bu geçicilikte bile o kadar önemli ki, sadece dinlemek, ufak bir farkındalık yaratmak bile yetiyor. Ahh nerden nereye..