Etrafındaki insanlarla, olup biten her şeyle arasına camdan duvarlar örmüş, tamamen hissizleşmiş bir adamın; bütün donukluğundan, işlediği bir suç ile kurtuluşunu, kendini buluşunu anlatıyor.
İnsan bir kere kendini bulduysa, bir kere içindeki insanı anladıysa bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmaz.
İnsan eksik yaratılmıştır. Hep bir şeyler eksiktir ve bu eksikliğin farkında olan insan, hayatı boyunca Bay C. gibi "Onu" arar durur. İnsanı hayata tutan bu şeye "tutamak" der karakterimiz. Dünya sallantılı, korkuluksuz bir köprüdür ve yuvarlanıp gitmemek için insanın bir tutamağı olmalıdır. İkiyüzlü, sahte ya da gülünç olmayan bir tutamak. Bu hayatta herkesin tutamağı farklıdır. C. için bu tutamak "gerçek sevgi"dir mesela. Onu arar durur işte. Tam bulduğunu anladığı sırada saçma, alaycı düzen araya girer. Yıllarca topluma boyun eğmeyen, hatta onlara tepki olarak aylaklığı seçen bu adam en sonunda düzene teslim olmuş gibi yapar ve içindeki yalnızlığa döner.
Peki senin bu hayattaki tutamağın ne? Yıllar öne bu soruyu şöyle sormuştum kendime, "Bir insan düşerken neye tutunur?" İyi düşün, düşerken neye tutunuyorsan sen O'sun.
Ey kör! Aç gözünü de düşlerden uyan. Simurg'u göremesen de bari küçük bir serçeyi gör. Kaf Dağına varamasan bile hiç olmazsa evinden çıkıp kırlara açıl; böcekleri, kuşları, çiçekleri ve tepeleri seyret. Bırak dünyanın haritasını yapmayı! Daha hayattayken bir taşı bir taşın üstüne koy. Gülleri ve bülbülleri göremeyip gün boyu evinde oturan adam Dünyanın kendisini hiç görebilir mi?