Ray Bradbury’nin Fahrenheit 451’i, kitapların yakıldığı, düşünmenin suç sayıldığı bir geleceği anlatıyor. Ama bu sadece kitaplarla ilgili değil; düşüncenin, duygunun, bireyselliğin sistemli biçimde bastırılmasıyla ilgili.
Ana karakter Montag, bir itfaiyeci ama yangın söndürmüyor, kitap yakıyor. Ta ki, içindeki sessiz sorular alev alana kadar.
1966’daki Truffaut filmi, kitabın şiirsel ve melankolik tarafını sinemaya taşıyor. 2018’deki HBO uyarlaması ise günümüz teknolojileriyle kurgulanmış, ekranlar ve sosyal medya ile beyni körelten bir düzeni eleştiriyor.
Ama bu evrende bir film daha var: Equilibrium (2002). Duyguların bastırıldığı, kitapların ve sanatsal her şeyin yasak olduğu bir dünyada, düzeni koruyan bir ajanın uyanışını anlatıyor. Christian Bale’in karakteri, tıpkı Montag gibi, sistemin en sadık dişlisiyken sorgulamaya başlıyor.
Bu üç eser bir araya geldiğinde, şu soru daha da sertleşiyor: Okumayı, düşünmeyi, hissetmeyi bırakırsak, geriye ne kalır?
Bunun bir denemesini biz Hitler'in Almanyasında gördük az çok. Kitap yakma mitingleri yapılırdı. Yazarlar, şairler, ressamlar—kim varsa ya kurşuna diziliyor, ya gaz odalarında öldürülüyordu. Ama bu senaryo tutmadı hiç. O kitaplar yakıldı belki, ama yok olmadı.
Erich Maria Remarque, Freud, Brecht, Thomas Mann, Kafka… Hepsinin kitapları hedefteydi. Sanatçılar kaçtı, bazıları susturuldu ama fikirleri yaşadı. Resimde de aynı şey oldu: Kandinsky, Klee, Dix gibi isimlerin işleri "dejenere" ilan edildi, ama bugün en büyük müzelerde yer alıyorlar.
Kitaplar yanabilir, ama düşünce yanmaz. Yasaklanabilir, ama yeniden yazılır. Kimi zaman bir ezberin içinde, kimi zaman bir fısıltıda yeniden doğar.
Fahrenheit 451, hâlâ çok yakıcı. Çünkü ateş hâlâ kitaplara değil, insan aklına tutuluyor. Ve biz bu alevlerin arasında hâlâ