Kurtuluş savaşımızı iliklerime kadar hissettiğim bir başyapıt ! Balkan harbiyle sarsılan ve 1. Dünya harbiyle son raddesine kadar yoksullaşan bir halkın işçi, emekçi, köylü halkın elindeki kıt imkanlarla verdiği bir ölüm kalım savaşının edebi bir destanı.
Tütün tarlalarında en güç koşullarda çalıştırılıp, sonra tütün içmeye parası olmayan o goca yürekli kahramanların bu toprağa sızan alın teri, kanı, kemikleri, havaya uçuşan parçalarıyla bir kurtuluş destanının görkemli bir anlatısı.
Militarist ve şövenist olmayan ve daha eşitlikçi ve daha insani bir bakış açısıyla yazılan metinde Sartre’ın “savaşı zenginler çıkarır, yoksullar ölürler,” deyişinin bir yankısını da buluyoruz. Bu da romanı daha katmanlı ve daha güçlü kılıyor.
Ahmet Büke kurgusal bir metin değil, kendinden önceki kuşağın tarihsel hafızasını kalemiyle ve okuduklarıyla harmanlayarak karşımıza kandan, baruttan, yoksulluktan, yurt sevgisinden ve ihanetten canlı bir tablo çıkarmış.
Bir taraftan ağalar, beyler, paşalar yoluyla mülksüzleştirilmiş, cahil bırakılmış insanların bir manzarasını, Ege topraklarının küçük bir kesitini ve emek sömürüsünün mikro tarihini tüm çarpıcılığıyla karakterler üzerinden yumruklarımız sıkılı okurken, bir taraftan o mülksüzleştirilen yoksul halkın cumhuriyete giden yolda masallarla, mitolojilerle ve zulme karşı direniş hafızasıyla hayata tutunuş hikayelerine tanık oluyoruz.
Yalın ayak cephelere sürülen Ahmet’in ve Mehmet’in kanı üzerinde tepinip kendi ticari çıkarları için İngiliz, Fransız, Yunan işgalciler ile işbirliği içinde olan haysiyet yoksunu mütegallibelerin, Kurtuluş savaşında dahi sonucu kollayan ve ona göre hareket eden onursuzların varlığıyla tiksiniyoruz!
Yaşar Kemal’in İnce Memed’de bize karakterler üzerinden anlatmaya çalıştığı fakat sonra sistemin içine bir