kendisi de gözünün önünden türlü türlü istikbal levhaları geçirdiği halde bunları kıymetli birer eşya gibi saklıyor, hatta sık sık düşünerek şekillerini bozmaktan bile korkuyordu.
onlara karşı derin bir istihfaf duydu. bu yüzden hayatının yolunu değiştirecek kadar heyecana düşmeyi nefsine karşı bir haksızlık saydı. "Ne yaparlarsa yapsınlar aldırış bile etmeyeceğim" diyerek kalktı.
Kararlılığımızı cezaevi yönetiminin aklı almıyor. Ama bizim aklımız onların aklıyla sınırlı olamaz. Olsaydı içeride işimiz neydi ki? Koca günde Güneş'le iki saat baş başa kalmak, Güneş'i görmek, Güneş'i kazanmak, Güneş'ten pay almak istiyorduk. Güneş kimsenin mülkü değildi çünkü. Tutsak, mahkûm, tutuklu da olsak, bütün yeryüzü canlıları gibi Güneş'te bizim de hakkımız vardı. Güneş'i mutlaka kazanacaktık. Güneş'i yenemezlerdi.