Sürat ve hareketi ölçülemeyecek kadar seyyal olan tasavvur ve hayal kanatları, beni Çamlıca’dan alıp yeniden İstanbul’da bir seyrana davet ediyor. Sanki yanından zorla ayrıldığımız, ayrılır ayrılmaz da en büyük günahı işlemişcesine pişman olup hasretle geri dönmek istediğimiz bir sevgili yüze kavuşacakmışcasına, hem ondan kaçmak, hem de bu davetin kemendine boynumu uzatmak, tekrar ve tekrar o sayıklamalara, o buhranlı söylenişlere başlamak istiyorum. Fakat çömleğe kepçe vuran el, parmağını dudaklarının üstüne koyarak: “ yeter, sus artık!” diyor. Ne olacak, susarım. Ama ben söylemesem de, İstanbul geceleri, ayak sesleri duyulmayan bir sevgili gibi, her fırsatta gene bizi adım adım takip edip kollarına alacak, zevkler, ızdıraplar, dertler devalar, sevinçler kederler, hasretler vuslatlar dolu leziz çeşnisini yudum yudum dudaklarımıza damlatacak… Ta ki gece, saçlarımıza dolanan esmer parmaklarını yavaş yavaş çekinceye kadar, kulaklarımız, bu hulyalı gecelerin kara tahtasına yazılan İstanbul masalını gene ve gene dinleyecek…. Artık İstanbul’un hiçbir semtinde dolaşmayacağım. Geceler günlere yerini verse, karanlıkların yüzünü güneşler gül gül etse ve birbiri ardınca yuvarlanan bu geceleri, bir sihirbaz gibi, kapı çalmadan, yare ağyare görünmeden tekrar gelip can yakıcı alışverişlerinde devam etse de, ey gönüllerine, gönüllerindeki aşk ve muhabbetlerine hitap ettiğim güzel insanlar! İzin verin, artık onlardan söz açan ben olmayayım… Böylece de, içinde bir cihan gizli olan İstanbul rüyasından, bir parmağın, dudak üstüne vuran kesik kesik darbeleriyle uyanıp susayım…