Herkesin hayatın anlamını bir yerlerde aradığı, bulduğunu sandığı anlarda ise kendi sığlığında boğulduğu o malum trajedideyiz. Andrei Tarkovski, Mühürlenmiş Zaman’da bize sinema anlatmıyor; aslına bakılırsa, insanın o bitmek bilmeyen, can sıkıcı varoluş çırpınışlarına estetik bir kılıf uydurmaya çalışıyor. Sanatın bir kurtuluş, zamanı dondurmanın ise ölümsüzlük olduğuna inanacak kadar saf bir idealizmle yaklaşıyor dünyaya. Oysa gerçeklik, onun o uzun ve melankolik plan sekansları kadar sabırlı değil; aksine, bizi en beklemediğimiz anda çiğnemeden yutan amansız bir dişli. Tarkovski ise bu dişlinin arasına şiirsel bir parazit gibi sızarak zamanı mühürlediğini iddia ediyor. Ne büyük ve asil bir yanılgı.
Kitap boyunca sinemanın "zamanın doğrudan kendisiyle çalışmak" olduğunu geveleyip duruyor. Popüler kültürün, o her şeyi çabucak tüketip fırlatan endüstriyel lağımının karşısına dikilip dürüstlükten, ruhun arınmasından bahsediyor. Filmlerini izlerken çoğunun esneyerek "Uykum geldi" dediği bir çağda, sinemayı kutsal bir ayin mertebesine çıkarma çabası takdire şayan ama bir o kadar da nafile. İnsanlığın kolektif bilinci bir bardak suya muhtaçken, o bize o suyun yüzeyine düşen yaprağın yansımasındaki metafizik anlamı vadediyor. Tarkovski’nin dünyasında zaman gerçekten mühürleniyor ama mühürlenen şey aslında insanın kendi yalnızlığının ve çaresizliğinin soğuk odası.
Cioran’ın o keskin pesimizmini andıran bir damar var bu mühürde: Dünyaya fırlatılmış olmanın acısını, kameranın vizöründen bakarak hafifletmeye çalışmak. Yönetmen, sanatçının bir kurban olması gerektiğini söylerken haklı belki de; çünkü bu köhne dünyada katlanılamaz gerçekliği ancak kendini paralayarak, o çürümüş toprağa ve akan suya kutsallık atfederek katlanılır kılabilirsin. Şiirsel sinema dediği şey, temelde