José Saramago’nun "Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş" adlı eseri modern masal gibidir. Saramago, insanlığın en büyük kadim arzusu ölümsüzlüğü hırpalıyor. Ölümsüzlük bir lütuf olmanın ötesinde toplumsal bir felaketse?
Roman, edebiyat tarihinin en çarpıcı ve unutulmaz giriş cümlelerinden biriyle açılır:
"Ertesi gün hiç kimse ölmedi." Adı belirtilmeyen bir ülkede, 1 Ocak itibarıyla ölüm tamamen durur. İlk başta bu durum muazzam bir coşkuyla karşılanır; insanoğlu nihayet en büyük düşmanını yenmiş, ebedi hayatı bulmuştur. Ancak Saramago’nun ironisi tam da burada devreye girer.
Ölüm döşeğinde olan, bitkisel hayattaki hastalar ölmemekte, ama iyileşmemektedir de. Sağlık sistemi kilitlenir.
İş yapamaz hale gelen cenaze levazımatçıları, hükümete baskı yaparak hayvan cenazeleri kaldırmak gibi absürt yaratıcı çözümler aramaya başlar.
Kilise büyük bir varoluşsal krize girer. Çünkü ölüm ve dolayısıyla yeniden diriliş yoksa, dinin vadettiği cennet/cehennem ve kurtuluş teorisi tamamen çökmüştür.
Devlet, sonsuza kadar emekli maaşı ödemek zorunda kalacağı gerçeğiyle yüzleşince çöküşün eşiğine gelir. Saramago, insanlığın ütopya olarak gördüğü bir durumu, kusursuz bir distopyaya dönüştürür.
Kitap, yapısal olarak keskin bir şekilde ikiye ayrılır. Bu yönüyle hem toplumsal bir hiciv hem de bireysel bir yüzleşme hikayesidir:
Toplumsal anlamda odak noktası makro düzeydedir. Devletin, mafyanın (romandaki adıyla Maphia) ve kurumların ölümün yokluğuyla nasıl başa çıkmaya çalıştığı anlatılır. Ölmek isteyen ama ölemeyen yaşlı akrabalarını sınırın dışına (ölümün hala geçerli olduğu komşu ülkelere) götüren aileler ve bu kaçakçılıktan rant devşiren mafya üzerinden insan doğasının ahlaki çürümüşlüğü gözler önüne serilir.
Kişisel anlamda ölüm bir mektup göndererek grevine son verdiğini
Hayatın nasıl ilerlemesi gerektiğine dair bir kural yoktur. Beklenecek ideal bir dünya da yoktur. Dünya her zaman o an ne ise odur ve buna nasıl uyum sağlayacağına sen karar verirsin.
Isaac Marion
Kara İnekler adını, Hegel’in Tinin Görüngübilimi eserinde andığı meşhur bir Alman deyişinden alır.
yazarın 1976 yılında kendisiyle yaptığı "hayali bir söyleşi" metnidir. Eser, teorik sertliği ile samimi özeleştiriyi harmanlayarak sosyalizm ve komünizm üzerine derin felsefi/politik tartışmalar sunar
Louis Althusser , uzun yıllar entelektüel dayanağı olan Fransız Komünist Partisi ile olan sorunlu ve örselenmiş ilişkisini masaya yatırır.
Proletarya diktatörlüğü, Sovyetler Birliği'nin (SSCB) durumu ve demokratik merkeziyetçilik gibi Marksist kavramlar üzerinden teorik tespitler yapar.
Mücadele Ruhu Devrimci hareketin zayıfladığı bir dönemde, örgütlenme ve mücadele rotasını yeniden komünist idealler doğrultusunda çizer... Kara İnekler
Louis Pierre Althusser, Fransız Marksist filozof. Yüksek öğrenimini École Normale Supérieure'de aldı, ilerleyen yıllarda bu kurumda profesör oldu. Fransız Komünist Partisi'nin önde gelen akademik sözcülerindendi ve argümanları sosyalist projenin ideolojik kuruluşuna dönük çeşitli karşıt iddialara birer yanıttı. Felsefeyi severler buyurun dili azıcık ağır olsa da ismi dikkatimi çekince okumak istedim
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
"İnsanların unutmaması gereken dört kural vardır. Yanlış söz söyleme,yanlış yatakta uyuma, yanlış eşikten girme ve elini yanlış cebe atmamaktır." 'Ya hua'
İnsan kendine özgü bir şekilde olağandışı bir yaratıktır. Ateşi keşfetti, şehirler inşa etti, muhteşem şiirler yazdı, dünyaya çeşitli yorumlar getirdi, mitolojik imgeler icat etti vs. Fakat aynı zamanda, hemcinslerine savaş açmaktan, yanılgıya düşmekten, çevresini yok etmekten vs. bir türlü vazgeçmedi. Terazinin bir kefesine yüksek zihinsel meziyeti, öbür kefesine bayağı salaklığı koyduğunuzda terazi neredeyse dengede kalır.
Umberto Eco
İklim krizi ve çevresel kıyametin ardından hayatta kalmaya çalışan isimsiz bir kadın, kurtuluş ümidiyle "Kutsal Kutsalların Kutsalı" adlı kapalı bir dini tarikata (manastıra) sığınır. Ancak burada onu barış ve inançtan ziyade, "O" olarak adlandırılan bir liderin ve katı kuralların hakim olduğu sadist bir düzen beklemektedir.
Değersizler
"Değersizler Kavramı: Tarikatın katı hiyerarşisinde dışarıdan gelen ve itaat etmesi gereken kadınlar, aşağılanan "değersizler" olarak görülür. Dini temelli bu toplulukta beden, acı, sadakat ve ataerkil iktidar sorgulanır.
psikolojik, ruhsal ve dinsel bir şiddet temasını işler. Totaliter rejimlerin baskıcılığını, tarikat yapılanmalarını ve çaresizliğin insan psikolojisindeki tahribatını eleştirir.
Anlatım Biçimi: Kahraman, maruz kaldığı baskıya ve dehşet verici koşullara rağmen yazarak, yani kendi hikayesini anlatarak direnmeye çalışır. Kural tanımaz, sert ve okuru sınayan alegorik bir dili var..
okuduğumuz Değersizler
İncelemeyi hak eden bir yazar ve kitap olduğunu düşünerek başlamak istiyorum.
Bilgisayar ve BeyinJohn von Neumann
Amerika Birleşik Devletleri’ndeki en eski ve en seçkin akademik ders serilerinden biri olan Silliman Konferansları’nı vermek, tüm dünyadaki akademisyenler arasında bir ayrıcalık ve onur olarak kabul edilir. Geleneksel olarak öğretim görevlisinden yaklaşık 2 haftalık bir süre boyunca bir dizi konuşma yapması, ardından derslerin el yazmasını Silliman Konferansları’nın evi ve merkezi olan Yalze Üniversitesi’nin himayesinde yayınlanacak bir kitap haline getirmesi istenir. John von Neumann’da bu ayrıcalıklı kişilerden birisiydi. Neumann kariyer olarak Zürih Teknik yüksek okulu’nda ve Budapeşte Üniversitesinde kimya ve matematik okudu. 1927 yılında Berlin üniversitesinde doçent olarak atandı, bunların dışında Hamburg üniversitesinde bir yıllık misafir öğretim üyesi, Princeton’da akademik kadroya katılarak ABD’de kalıcı olarak yerleşti. Neumann’ın bilimsel ilgisi; kuantum, matematiksel mantık, ergodik, sürekli geometri, işlemciler, soyut matematik, kuramsal hidrodinamik, diferansiyel denklemler, nükleer fizik ve fiziğin uygulamalı alanları olmuştur.
Yer aldığı projeler ENIAC, JONIAC. Neumann Joniac projesinde beyin ve işleyişi hakkkında çalışmalara başlayıp nöroloji ve psikiyatriye merak salmıştır. Çevresinde bu tür uzmanların olmasını istemiş ve bunlarla temaslar kurup konferanslar düzenlemeye başlamıştır. Silliman konferanslarıyla da bu işi geliştirmeyi ve büyütmeyi düşünmekteydi. 1955de talihsiz bir haber sonrası Neumann’a kemik kanseri teşhisi konuldu ve aniden hastalığın verdiği olumsuzluklarla donuklaştı. Silliman konferansları için hazırladığı notları bir yandan düzenlemeye çalışıp alanında çalışmalar yapmaya devam etmekteydi. 1956 ocak ayında tekerlekli
Aylin Balboa’nın kaleminden okuduğum ikinci kitap.Kitap boyunca en çok hissettiğim şey samimimet ve duyguların olduğu gibi yalın bir dille aktarılması oldu. Kitabın bir öznesi yok, özne bir insanın içi, hissettikleri ve yazarın kafasının içindekiler. Hüznün mizahını yapan derlemelerle dolu.. Yas,ölüm,ayrılık, kendini kaybetme/bulma.Hissettiğimiz ama dile getirmekten çekindiğimizi pat diye karşımıza çıkarıyor yazar. Okurken hiç bitmesini istemedim.
“Yerleşirken kimsenin yardımını kabul etmedim. Böyle şeyleri yalnız yapmak daha iyidir. Ev kurmak sadece koltuğu, dolabı, beyaz eşyaları bir yerlere sığıştırmak değil nihayetinde. Hatırlarınıza da yer bulmanız gerekir. Hatırlattıkları, bir daha yaşanamayacağı için canınızı acıtabilecek olanlar derinlere, herhangi bir kurcalama anında karşınıza çıkmayacak kutulara saklanmalı örneğin, bu en önemli kural. Katettiğiniz yolları gösteren şeyleri bir araya getirip sadece sizin görebileceğiniz bir yere yerleştirmelisinizdir. Bazen bakmanız gerekir çünkü. Hayatın durmuş olduğu hiç bir yere ilerleyemediğiniz düşündüğünüz zamanlarda özellikle. “