Bu, I. Konstantin'in ("Büyük") annesi ve I. Konsantrius'un ("Klorus") karısı Augusta olan Aziz Helena'nın (yaklaşık MÖ 246-yaklaşık MÖ 230) Lahdi'dir. Bu anıtsal kırmızı porfir lahit 2,42 metre (7,9 ft) yüksekliğinde ve 2,68 metre (8,8 ft) x 1,84 metre (6,0 ft) genişliğindedir. Ayrıca Konstantinopolisli Aziz Helena olarak da bilinen Helena, Katolikler, Doğu ve Oryantal Ortodokslar, Lutherciler ve Anglikanlar tarafından saygı görmektedir. Aşk tanrıları ve zaferler çelenkler tutarken, Roma süvarileri ele geçirilmiş barbarları alt etmektedir. Bazı akademisyenler, bu militarist motifin, eserin belki de başlangıçta Helena'nın kocası veya I. Konstantin'in kendisi için yapıldığını gösterdiğini öne sürmektedir.
Liman Anıtsal Mezarları adı verilen tonozlu anıt mezarlar ortaya çıkarılmıştır. Birinci Liman Anıtsal Mezarı, ana kayanın oyulmasıyla elde edilmiş bir oda içinde yüksek bir podyum üzerine konulmuş lahitten oluşur. Lahdin güneye bakan ön yüzündeki bir bölüm kırılmıştır. Olasılıkla burada tabula ansata içinde yazıt yer almaktaydı. Liman Anıtsal Mezarlarının ikincisi de ana kayaya oyularak oluşturulmuş iki katlı bir mekan içinde yer almaktadır. Yüzyılın başında yapılan araştırmalarda tespit edilen ve yayımlanan, ancak bugün kayıp olan lento üzerinde yer alan yazıt şöyledir: “Euporistos oğlu Aurelius Zosimos, yapısını, kendisi, annesi, karısı, çocukları, torunları ve dayısı Eudemos için yaptırdı.” Girişin hemen önünde yer alan mozaik kaplı koridordan batıya doğru ilerlenip kuzeye dönüldüğünde, ikinci kata çıkan merdivenlere ulaşılır. Alt katında iki lahit bulunmaktadır. Tabula ansata’nın sağ tarafında da dört satırlık başka bir yazıt bulunmaktadır: “Son limana girdi demirledi gemi, çıkmamak üzere çünkü ne rüzgardan ne de gün ışığından medet var artık; ışık taşıyan şafağı terk ettikten sonra Kaptan Eudemos oraya gömüldü gün misali kısa ömürlü gemisi, kırılmış bir dalga gibi,...”
Edebiyat

Berilsezer

@Kaelen
·
Liman Anıtsal Mezarları
Son limana girdi demirledi gemi, çıkmamak üzere çünkü ne rüzgardan ne de gün ışığından medet var artık; ışık taşıyan şafağı terk ettikten sonra Kaptan Eudemos oraya gömüldü gün misali kısa ömürlü gemisi, kırılmış bir dalga gibi,...
Edebiyat
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Sonsuzluk kapısında bekleyen 2000 yıllık sadakat
🏛️ Side’de Arif Müfit Mansel Müzesinde gördüğüm ve beni çok etkileyen bu 2000 yıllık lahit mezarın kısa kenarındaki detaya bakar mısınız? Yarım açılmış bir kapı ve oradan size bakan sadık bir dost, ebediyete uğurladığı sahibini karşılayan veya uğurlayan bir köpek. Aslında bize insanlığın en eski ve en saf dostluğunu anlatıyor. Bu lahitin sahibi son yolculuğuna çıkarken bile en sadık yol arkadaşını yanından ayırmak istememiş,bu derin sevgiyi ölümsüzleştirip sonsuzluğun sembolü olan mezarına işletmiş. 🍀 2000 yıl önce bu topraklarda yaşayan, bir insan köpeğine duyduğu bağlılığı mezar yaşına kazıyacak kadar yüce bir değer olarak görürken; biz bugün bu kadim dostluğu neden bir “sorun” olarak görmeye ve göstermeye çalışıyoruz? Hayvan sevgisi bu toprakların binlerce yıllık kültürel be vicdani mirasıdır. 🍀 Günümüzde, özellikle son zamanlarda, evde hayvan sahiplenenlerin kedisine köpeğine hissettiği sevgiye karşı oluşturulmaya çalışılan negatif algıyı ve bu konudaki olumsuz yorumları ve propogandaları görünce, bu binlerce yıllık sevginin değeri daha da artıyor. Hayvan sevgisi trend değil, insani bir özelliktir. 2000 yıl önce bu sevgi sonsuzluğun sembolü olan mezarlara işleniyorsa, bugün bizim de bu bağı korumamız, sahip çıkmamız gerekmez mi? 🍀 Biz günümüzde neyi hangi duygumuzu kaybettik? Dr. H. Onur Şahin dr.honursahin (instagram)
Kapitalizm, insanı yaşatmak için elini cebine atmayı reddedip, onu öldürmek için şık paketli "hizmetler" sunmaya başladığı an maskesi tamamen düşmüştür. Bugün İsviçre, tarafsızlık maskesinin ardında, dünyanın en kirli pazarını işletiyor: Ölüm Pazarı. Bu bir "hak" değil, bu bir "seçim" değil; bu, sistemin artık posasını çıkardığı, üretim çarkına dahil edemediği ve bakım yükünden kurtulmak istediği insanları nezaketle kapı dışarı etmesidir. Önce sağlık sistemini özelleştirip insanları hastane masrafları altında eziyorsunuz. Emeklilik sistemini çökertip yaşlıları yalnızlığa ve yoksulluğun soğuk kollarına terk ediyorsunuz. İnsanları beton yığınları arasında, bir başına, kimsesiz bırakıyorsunuz. Sonra, yarattığınız bu cehennemden kaçmak isteyen insana dönüp, sanki büyük bir lütufmuş gibi "Bak, İsviçrede 10 bin franga çok şık bir ölüm var, git ve kurtul" diyorsunuz. Bu bir özgürlük mücadelesi değil, bu modern bir imha operasyonudur! Sektör o kadar arsızlaştı ki, artık "kim daha teknolojik öldürecek" yarışı başladı. Philip Nitschke gibi figürler, fütüristik kapsülleri (Sarco) birer teknoloji harikası gibi pazarlıyor. Ölümü bir "kullanıcı deneyimi" haline getirdiler. 3D yazıcıdan tabut basıp içine insanları yerleştiren bu zihniyet, bir insanın acısını dindirmeyi değil, o acı üzerinden pazar payı kapmayı hedefliyor. Rekabet kızışıyor, örgütler birbirini "iş modeli" çalmakla suçluyor. Ölüm bile, borsada işlem görecek bir metaya dönüştürülmüş durumda. İkiyüzlü Burjuva Adaleti Şu çelişkiye bakın: 76 yaşındaki devrimci Andrea Stauffacher sokakta yaşamı, barışı ve sömürüsüz bir dünyayı savunduğunda karşısında devletin copunu, mahkemenin hapis kararını buluyor. Çünkü yaşamak ve yaşatmak için direnen her nefes, sistem için bir
AFRODİSİAS LAHİTLERİ Ölüm her şeyi eşit kılar(Seneca). Aphrodisias Antik Kenti, antik dünyada heykelcilikte öne çıkan en önemli merkezlerden biridir. Kentteki ustalar, mermeri işleme konusundaki üstün becerileriyle ün kazanmış ve ürettikleri eserler geniş bir coğrafyaya yayılmıştır. Resimde gördüğünüz lahit, Aphrodisias Müzesi’nin bahçesinde sergilenmektedir. Yaklaşık M.S. 2.–3. yüzyıla tarihlenen bu eser, yüksek kabartma tekniğiyle işlenmiş figürleri ile bu geleneğin güçlü bir örneğidir. Lahdin üzerindeki figürler ölüm ve öte dünya ile ilişkilidir. Kanatlı, bacak bacak üstüne atmış ve başını eline dayamış nü figür Thanatos’tur. Genellikle Eros ile karıştırılsa da, bu duruş lahitlerde “ebedi uykuyu”, yani ölümü simgeler. Elinde ters tuttuğu meşale, sönmüş hayatı temsil eder. Hermes ruhun yolculuğunu, Hades ise yeraltı dünyasını temsil eder. Aradaki kadın figürleri hem yas duygusunu hem de koruyucu ilahi güçleri yansıtır. Bütün sahne, ölen kişinin ruhunun öte dünyaya geçişini sade ama etkileyici bir şekilde gözler önüne serer.
1000Kitap
Abdülhalim Çelebi'nin Ölümü
(26. 11. 1925) ​Şifâ-i Rûhumuz Nâfiz Şifâî ​İkdâm’ın 11 Teşrîn-i sânî 341 (1925) Çarşamba nüshasında “Sâbık Konya mebusu Abdülhalim Çelebi Efendi mübtelâ olduğu hastalıktan rehâyâb olamayarak irtihal etmiştir. Bugün ba’de’z-zuhr Topkapı Mevlevîhanesi’nde ailesi makberesine defnedilecektir. Mevlâ rahmet eyleye” meâlinde bir i’lân-ı esef-nişân görülmekle Ahmed Celâleddin Efendi’yle hemen Yenikapı’ya gittik. ​Bir gün evvel Vâlidesi, zevcesi, hemşiresi Cemile Hanım yanında bulunmuşlar, yine “Edriknî yâ Muhammed!” diyerek âyetü’l-kürsî ve ism-i celâl okuyarak teslîm-i emanet etmiş, Salı günü otomobil ile Yenikapı’ya götürülmüş, Türbe’ye defnedilmek arzu edilmiş. Biz Dergâh-ı mülgâya vardığımızda Bâki Efendi Vilâyet’e gitmiş, İstanbul’ca Türbe’nin küşâdı mümkün olamamış, Ankara’ya müracaat edilmiş. Çarşamba günü yalnız gasledildi, mescide konuldu, namaz ve defni ferdâya ta’lîk edildi, avdet ettik. Perşembe günü yine gittik. Kütüphane civarında ihtiyaten bir lahit hazırlanmakta idi. İkindiye kadar intizar edildi, bir cevap vurud etmedi. Ba’de’l-asr duagû Hakkı Efendi namazını kıldırdı. Pek hazin bir sûrette ism-i celâl okuyarak, defnederek avdet edildi. Bi’s-selâme muvasalâtınıza dair muntazır bulunduğum 1 Teşrîn-i sânî 341 (1925) tarihli mektûb-ı edibânelerini çekmece üzerinde buldum. Tehâlükle açtım, okudum. Bir fıkrasındaki, “Artık neyler üflenmiyor, mevlevî dervişleri sema ​etmiyor, âyinler, aynü’l-cemler yapılmıyor” beyânât-ı hüzn-engîz(i), beni ve hane halkını yeniden ağlattı. Çâre ne hükme rızâdan gayrı. Cenâb-ı Hak, size ve sevdiklerinize ömr ü âfiyet ihsan buyursun. Mektubunuzun cevabı gecikti. Birkaç gün rahatsız oldum ve telâfî-i mâfât için Şeyhü’ş-şuarâmızın manzûme-i mergûbesini aynen yazdırdım. Tarihî bir hüzünnâmedir. ​Yolda pek çok zahmet çekilmiş. O kadarla
Alıntı