Tutunamayanlar – Geç Kalanların Erken Gelen Romanı
Bir Zamanlar Lise Yıllarında Başlayıp, Otuzlarında Bitirilen Bir Kitabın Ardından...
Bazı kitaplar vardır, yaş seni bulmadan sen onları bulursun. “Tutunamayanlar” benim için işte öyle bir şeydi. Henüz neye tutunduğumu, neye tutunamadığımı bile bilmeden karşılaştım onunla. Lise yıllarımda, başını sonunu anlamadan ama bir şekilde etkilenerek okudum. Ya da daha doğru bir ifadeyle: Okuduğumu sandım.
İlk denememde yarıda bıraktım. Hakkı veremedim. Belki de haklıydım, çünkü bu kitap yaşanmadan anlaşılacak bir şey değilmiş. Bir ay sonra yeniden başladım, inadına bitirdim. Ama bittiğinde içimde bir şeyler eksikti. Hani bir rüyayı hatırlarsın ama anlamlandıramazsın ya... öyle bir eksiklik. Cümleleri kavramıştım belki ama derdi geçmemişti içime.
Yıllar geçti. Ben değiştim. Zaman öğüttü beni. Ve geçen hafta, 31 yaşımda, bu kez romanı dinleyerek tamamladım. Kulaklıkla; yürürken, serviste, fabrikada çalışırken, dalgın gözlerle bankta otururken… Belki de ilk kez duydum bu kitabı. Bu kez sözcükler daha ağır geldi. Çünkü artık onların ne demek istediğini biliyordum. “Olric” sadece bir hayal değil, bazen geceleri içimde konuşan o ses olmuştu. Selim Işık’ın sessiz çığlığı, kendi içime tuttuğum bir ayna gibiydi artık.
Oğuz Atay bu romanı yazarken sadece bir karakter yaratmadı; bir kuşak yarattı. Bize, içimize gömdüğümüz o tutunamama hissini tarif etti. Kıvranan, sorgulayan, sistemin çarkına sığamayan, güldüğü halde ağlayan bir insanı...
İkinci okuyuşumda fark ettim: Bu kitap kolay okunmuyor çünkü kolay yaşanmıyor. Onu anlamak için belki birkaç kere tökezlemek, vazgeçmek, hayal kırıklığına uğramak gerekiyor. İlk okuyuş, sadece giriş kapısı. Gerçek metin, yıllar sonra açılıyor.
Bu yüzden bu romanın eleştirisi, onun yapısından çok