Koleksiyoncu
“Ve Tanrı kadını yarattı” dedi;
Bu kadın kesinlikle benim olmalı… Varsın beni sevmesin, varsın istemesin. Yeter ki hep gözümün önünde dursun, benimle yaşasın, benimle aynı evde nefes alsın.
Ve böylece kolları sıvadı bizim koleksiyoncu…
Bu kitabı okurken kaç kez durup derin bir nefes aldığımı, kaç kez sinirden ya da çaresizlikten saç baş yolduğumu hatırlamıyorum. O kadar güçlü, o kadar sahici yazılmış ki… İki karakter de kanlı canlı karşınızda duruyor. Özellikle koleksiyoncu…
Kendini her koşulda temize çıkarışı, yaptığı her kötülüğe mutlaka mantıklı bir gerekçe buluşu insanın içini daraltıyor; çünkü bu hâl fazlasıyla tanıdık.
Sayfalar ilerledikçe, iki karakteri de anlamaya çalışırken şunu fark ettim: Hiçbiri bütünüyle masum değil, hiçbiri bütünüyle suçlu da değil. İkisi de insani zaaflarıyla, korkularıyla, kırılganlıklarıyla var. Tam da bu yüzden bu kadar gerçekler.
Ve en çok da şu vurdu beni:
Bizim her gün içinde yaşayıp fark etmeden geçtiğimiz, kıymetini bilmediğimiz şeylere Miranda’nın duyduğu o tarifsiz özlem…
Gün ışığına.
Özgürlüğe.
Sıradan bir nefesin bile ne kadar hayati olabileceğine…
Bittiğinde insanın içinde ağır bir sessizlik bırakıyor bu kitap.
Hepinize kalbinize dokunacak okumalar diliyorum.
Daima sevgiyle kalın.