Kimin kimi kovaladığını bilmem de bildiğim birşey varsa o da; neyi kovalıyorsan onun senden kaçtığı. Kaçıp kovalamadan ortak bi noktada buluşulsa iyi anlaşacaksınız aslında ama işte 🤷🏻♂️
Koleksiyoncu
“Ve Tanrı kadını yarattı” dedi;
Bu kadın kesinlikle benim olmalı… Varsın beni sevmesin, varsın istemesin. Yeter ki hep gözümün önünde dursun, benimle yaşasın, benimle aynı evde nefes alsın.
Ve böylece kolları sıvadı bizim koleksiyoncu…
Bu kitabı okurken kaç kez durup derin bir nefes aldığımı, kaç kez sinirden ya da çaresizlikten saç baş yolduğumu hatırlamıyorum. O kadar güçlü, o kadar sahici yazılmış ki… İki karakter de kanlı canlı karşınızda duruyor. Özellikle koleksiyoncu…
Kendini her koşulda temize çıkarışı, yaptığı her kötülüğe mutlaka mantıklı bir gerekçe buluşu insanın içini daraltıyor; çünkü bu hâl fazlasıyla tanıdık.
Sayfalar ilerledikçe, iki karakteri de anlamaya çalışırken şunu fark ettim: Hiçbiri bütünüyle masum değil, hiçbiri bütünüyle suçlu da değil. İkisi de insani zaaflarıyla, korkularıyla, kırılganlıklarıyla var. Tam da bu yüzden bu kadar gerçekler.
Ve en çok da şu vurdu beni:
Bizim her gün içinde yaşayıp fark etmeden geçtiğimiz, kıymetini bilmediğimiz şeylere Miranda’nın duyduğu o tarifsiz özlem…
Gün ışığına.
Özgürlüğe.
Sıradan bir nefesin bile ne kadar hayati olabileceğine…
Bittiğinde insanın içinde ağır bir sessizlik bırakıyor bu kitap.
Hepinize kalbinize dokunacak okumalar diliyorum.
Daima sevgiyle kalın.
Miranda ya çok üzüldüm. O koleksiyoncuya da ayrı sinir oldum. Tabi ki kimse masum değil tamamen suçlu da değil ancak okuduklarım arasında bunu yaşamasını hak edecek birşey yoktu. Kaldı ki kimsenin böyle sonu hak edebileceğini düşünmüyorum. Adam saplantılı bir ruh hastası başka bir açıklaması olamaz.
Son olarak incelemenizde yazdığınız herşeye katılıyorum. Özellikle her seferinde kendini haklı çıkarabilmesi en çok sinir olduğum konuydu.