5/10
·408 syf.··
Beğendi
·
2026 6. kitabı
"Güvenli Liman - Danielle Steel" Hayatında hiçbir şey yolunda gitmiyor mu? Her şeyi ve herkesi sen mi idare ediyorsun? Büyük kayıplar mı verdin? Hayat seni çok mu yordu? Güvenip sığınabileceğin bir liman mı arıyorsun? Haydi gel, sana güzel bir kitap anlatayım... "Her hikâye, ikinci bir şansın ışığını bekler." Havanın rüzgârlı olduğu bir yaz günü, San Francisco’nun Safe Harbour kasabasının sahilinde kızıl saçlı küçük bir kız çocuğu şirin köpeğiyle yürüyüş yapıyordu. Yanlış hatırlamıyorsam 11 yaşında olmasına rağmen kısacık ömründe trajedik olaylar yaşamış, 9 ay önce babasının kullandığı özel uçağın düşmesi sonucunda hem babasını hem de abisini kaybeden Pip, sanki çocuk değil de bir yetişkinmiş gibi acısını içine gömüp gidenlerin ardından sessizce yas tutuyor. Annesine destek olmaya çalışır. Pip'in annesi Ophélie ise canından bile çok sevdiği oğlunu ve 20 yıldır deliler gibi sevdiği kocasının ölümüne inanamıyor, aylardır acıdan kıvranıyor, kendini, hayatını, kızını her anlamda ihmal edecek kadar diplerde gezerek depresyondan çıkamıyor. Ophélie'yi empati kurup anlamaya çalışsam da kızdığım yerler oldu. Sonrasında tüm hatalarını telafi ediyor o ayrı. Ama tüm hayatını adayacak kadar oğlunu ve kocasını ne kadar severse sevsin, bir anne olarak kızını hiçbir zaman ihmal etmemeliydi. Pip, sahilde yürüyüş yaparken birden resim yapan bir adam görüyor ve sessizce izliyor. Matt yaşadığı zorlu boşanmadan çocukları da dâhil her şeyini kaybetmiş bir adamdır. Matt, Pip'i görür görmez kendi kızına benzetir ve aralarında çok saf, çok doğal, samimi bir arkadaşlık başlar. Pip'in çekingen, içine kapanık oluşu, acı dolu bakışları, resime olan tutkusunu gördükçe Matt, hassas özel bir çocuk olduğunu hisseder. Pip, annesinden gizli her gün sahile Matt'in yanına gelir. Onun yanında huzur
Güvenli LimanDanielle Steel · Arkadya Yayınları · 202542 okunma
Puan vermedi·90 syf.··
2026 23. kitabı
Okumak çoğu zaman gerçek dünyadan bir kaçış, güvenli bir liman olarak görülür. Peki ya o liman yavaş yavaş bizi kendi içine hapsederse? Carlos María Domínguez'in kısacık ama sarsıcı novellası Kâğıt Ev, tam da bu rahatsız edici ama bir o kadar da büyüleyici sorunun peşine düşüyor. Hikâye, sarsıcı ve oldukça ironik bir olayla başlıyor: Cambridge sokaklarında yürürken Emily Dickinson okuyan akademisyen Bluma Lennon'un trajik ölümü. Ancak asıl gizem, Bluma'nın ölümünden aylar sonra masasına bırakılan tuhaf bir kargoyla alevleniyor. Paketten Joseph Conrad’ın Gölge Hattı isimli kitabı çıkıyor. Fakat bu sıradan bir kitap değil; üzeri gizemli bir şekilde kurumuş çimento ve harç kalıntılarıyla kaplı. Bu esrarengiz kitabın nereden geldiğini ve neden bu halde olduğunu bulmak isteyen anlatıcıyla birlikte, kendimizi yirmi binden fazla kitabın hüküm sürdüğü, kelimenin tam anlamıyla "kitaplara adanmış" bir hayatın izini sürerken buluyoruz. Bu hayat, gizemli koleksiyoner Carlos Brauer’e ait. Kâğıt Ev'in en çarpıcı yönü, okuma tutkusunu sadece romantik bir eylem olarak ele almaması. Yazar, kitap biriktirmenin ve okumanın bir noktadan sonra nasıl tehlikeli ve hayatı ele geçiren bir takıntıya (bibliyofili) dönüşebileceğini usta bir dille işliyor. Sayfalar ilerledikçe zihnimizde şu soru yankılanıyor: Evlerimizde özenle dizdiğimiz, kokularını içimize çektiğimiz o kitaplar sadece cansız nesneler midir, yoksa bir noktadan sonra kendi kaderimizi çizen canlı varlıklara mı dönüşürler? "Bir kütüphane inşa etmek, bir hayat inşa etmektir; asla sıradan bir yığın değildir o." Domínguez, edebiyatı sadece fikirler üzerinden değil, aynı zamanda fiziksel bir nesne olarak "kitap" üzerinden inceliyor. Üstelik bunu yaparken Borges, Cortázar ve Márquez gibi Latin Amerika edebiyatının devlerine de ince
Kâğıt EvCarlos María Domínguez · Jaguar Kitap · 202015,3bin okunma
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Güneş batar, Gece hizmet eder.
9/10
·406 syf.·
2026 74. kitabı
Selam! Beni çok gururlandıran bir kitapla birlikteyiz bu gün. Övgü Deveci Safi'nin Hainin Mührü kitabını okurken hissettiğim ilk şey heyecan ve merak kadar, garip bir şekilde gururdu. Çünkü bu kitabın ortaya çıkabilmesi için verilen emeği az çok biliyordum ve sayfalar ilerledikçe o emeğin her satıra sindiğini görmek beni mutlu etti. Daha ilk sayfalarda Derin Deniz'in uğultusu insanı içine çekiyor. Deniz burada yalnızca bir fon değil; yaşayan, öfkelenen, hatırlayan ve unutmayan bir güç gibi. Zaten kitabın açılışında da bunu hissediyoruz. Açgözlülüğü yüzünden dünyasını tüketen insanlığın ardından deniz yükselmiş, eski dünyayı yutmuş ve geriye İkinci Dünya denilen yeni bir düzen bırakmış. Bu başlangıç bana özellikle çok çarpıcı geldi çünkü klasik bir kıyamet sonrası hikâyesi okumuyordum. Doğa burada felaketin kurbanı değil, bizzat cevabıydı. Kitabın konusu ilk bakışta oldukça basit görünüyor. Her biri farklı amaçlara, farklı korkulara ve farklı umutlara sahip beş genç, varlığı bile kesin olmayan Gizliman'a ulaşmaya çalışıyor. Fakat hikâye ilerledikçe aslında bunun bir yolculuk romanından çok daha fazlası olduğu ortaya çıkıyor. Çünkü yol boyunca yalnızca denizle, düşmanlarla veya sistemle değil, kendi içlerindeki umutla da mücadele ediyorlar. Kitabı bitirdiğimde zihnimde kalan temel düşünce şu oldu: Hainin Mührü, umut bir insana en fazla ne yaptırabilir sorusunun cevabı. Distopya türünü seviyorum ama son yıllarda çıkan birçok distopyanın aynı hataya düştüğünü düşünüyorum. Düzen kötüdür, kahraman bunu fark eder ve birkaç bölüm sonra isyan başlar. Oysa gerçek hayatta hiçbir şey böyle işlemez. İnsanlar önce izler, sonra düşünür, sonra sorgular. Rahatsızlık büyüdükçe öfkeye dönüşür ve ancak o noktada harekete geçerler. Hainin Mührü'nün en başarılı olduğu noktalardan biri de
Duygu ve Düşünce
Hainin MührüÖvgü Deveci Safi · Perseus Yayınevi · 2024449 okunma
10/10
·112 syf.··
2026 68. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 11 Haziran 2026 23:00
Bayıldım kitaba. Kitabın farkı yazarın “Batılılaşmış bir İranlı” olması. Batı’nın gizli olan birçok arşivine erişebilmesi de bu yüzden. İngiliz müttefiki ve bu yüzden farklı görüşleri var. Saf İranlıların aslen Avrupalı olduğuna dair varan görüşler. Ama ben beğendim çünkü Ömer Hayyam’ın şairlikten önde gelen bilim adamı ve filozof yanına çokça vurgu yapmış. Hatta rubaileri, sıkı çalışmalarının arasında rahatlamak için sığındığı bir liman olarak belirtmiş. Semerkant romanından, Sadık Hidayet’in Hayyam’la ilgili çalışmalarından bile bahsediyor. (Hayyam’ın Teraneleri kitabı hiçbir yerde bulamıyorum). Birçok rubai onun adına uydurulmuş bunu gösteriyor. Sadece “şarap” şairi değil. Bu bir sembol, tüm kötülüklere karşı bir panzehir. Ruhban sınıfının, katı şekilci dinciliğin hiçbir dönemde insan zihnine pranga vuramayacağının protestosu. Ömer Hayyam bilinemezciliğin yanı sıra bir “Melâmet Hırkası” örneği, dönemindeki kavgalardan uzakta oturan bir düşünce, sonuçsuz tefekkürler ve nafile tartışmaların uzağında zarif bir ciddiyet, pervasız neşe…Biraz tarafsız veya insaflıca bakılınca ona vurulup takılı kalmamak elde mi?
Ömer Hayyam’ın HayatıJ.K.M. Shirazi · Tarih ve Kuram · 20173 okunma
ARAF! TARAF olamamaktan doğan kelime.. Bir harf nelere bedelmiş..
10/10
·212 syf.··
2026 25. kitabı
·
32 saatte okudu
·
Okunma: 09 Haziran 2026 15:49
Öncelikle merhaba sevgili okur ! Bu incelememi okumaya niyet ettiysen, küçük bir ricam var. Yüreğini yanına al ,aklınıda katıver yanına. Sadece gözlerinle "miş " gibi yapacaksan burada vakit kaybetme. Anlaştık mı ? Harikasın :) hadi başlayalım o halde... Kitabımız bir imkansız aşkın imkansızlığının sebepleri üzerine kurulmuş bir temada. Başladığınızda ilk birkaç sayfa yaz dizisi tadında. Ana karakter Ercana kızıyor, masum kıza sanki kendinizden bir parça gibi sahip çıkıyorsunuz :) Genel olarak durum bu.. Ama ben başından beri Ercana hiç kızamadım, onu anladım. Zaten bütün olayda onu anlamaktan geçiyordu. Asıl düğüm orasıydı.. Öyle hayatlar var ki, kırmayayım derken kendiniz paramparça oluyorsunuz... Öyle hayatlar var ki, gereğinden fazla evet dediğinizde kendinize kalan kocaman bir HAYIR oluyor. Öyle hayatlar var ki,bedenen size ait,kimlikte bir şahıssınız ama ruhunuz başkalarının elinde köle. Öyle hayatlar var ki ,adam olacağım ,doğru ,dürüst olacağım derken, adam olmanın kıyısından geçemeyene meze olan.. Öyle hayatlar var ki, sevmeyi sahip olmak zannederek bencillikle harmanlanmış Öyle hayatlar var ki, para güç ,makam ,mevki için satmadığı bir tek bedeni kalmış.. Oda muallakta. Öyle hayatlar var ki liman diye sığınıp en büyük darbeyi oradan almış Öyle hayatlar var ki son nefesinde gözü açık ,gönlü yarım kalmış..
ArafAlper Turgay Cehiz · Kitapyurdu Doğrudan Yayıncılık · 202630 okunma
10/10
·724 syf.··
2026 34. kitabı
Bir arkadaşının ölümünün ardından başlayan arayış, zamanla bir insanı tanıma çabasından çıkıp insan olmanın ne anlama geldiğini sorgulayan bir yolculuğa dönüşüyor. Bir hayatın izleri sürülürken sadece anılar bulunmuyor; parçalanmış düşünceler, yarım kalmış cümleler ve dünyaya uyum sağlayamamış bir ruh da ortaya çıkıyor. Sayfalar ilerledikçe olaylar değil, zihinler konuşmaya başlıyor. Hikâye anlatılmıyor; adeta düşünülüyor. Buradaki asıl yalnızlık, etrafta insan olmaması değil. Aynı dili konuşup aynı anlamları paylaşamamak. Kalabalıkların ortasında sessiz kalmak değil; konuşurken bile tercüman ihtiyacı hissetmek. Çünkü bazı insanlar toplumdan dışlanmaz, anlamlardan dışlanır. Herkesin "normal" dediği şeye baktığında boşluk gören biri için dünya biraz fazla gürültülü, biraz fazla hızlı ve biraz fazla ezberdir. Dikkat çekici olan, uyumsuzluğun bir kusur gibi değil, bir farkındalık biçimi gibi görünmesi. Çoğu insan hayatı yaşar, bazıları ise hayatı izler. İzleyenler kaçınılmaz olarak daha fazla şey görür. Daha fazla şey görmek ise çoğu zaman daha fazla mutlu olmak anlamına gelmez. Bir perdenin arkasını gördükten sonra tiyatroya aynı gözle bakamamak gibi. Burada zekâ bir ödül değil, bazen taşınması zor bir yük hâline gelir. İsimler, olaylar ve kişiler değişse de satır aralarında dolaşan asıl mesele kimliktir. İnsan gerçekten kimdir? Başkalarının ona verdiği isim mi, yaptığı iş mi, taşıdığı unvan mı? Yoksa gecenin bir yarısı kimsenin duymadığı düşünceleri mi? Modern hayat insanlara sürekli yeni maskeler dağıtır. Başarılı ol, güçlü ol, uyumlu ol, üretken ol... Fakat bazı yüzler maske taşımayı reddeder. Sorun da tam burada başlar. Çünkü toplum farklı düşünenlerden çok, farklı hissedenlerden korkar. Bir yerde insanın dünyaya tutunamadığını değil, dünyanın insana
Edebiyat
TutunamayanlarOğuz Atay · İletişim Yayınları · 202475bin okunma