Dürüst olmak gerekirse uzaylı kitaplarını sevmiyorum. Özellikle kız karakterin dünyadan kaçırılıp yabancı bir dünyada uyanması gibi klasik konulara ev sahipliği yapan kurguları hiç sevmiyorum. Çünkü aynı olay örgüsü var, anlıyor musunuz?
Kaçırılan tüm kadınların ne hikmetse dünyada hiç ailesi yok; yalnız ve mutsuz kişiler. Bunda da mesela, kaçırılmasını sağlayan kişiler genelde şöyle diyor: “Kimsesiz kadınları seçiyoruz.” Tamam, EYVALLAH. Çok mantıklı; sorun çıkmasın diye falan. Ama dünya hiç mi yaşanılır bir yer değil?
Tamam, dünya diğer gezegenlere kıyasla aşırı derecede sıkıcı olabilir. Kötü insanlar da var, hatta belki iyi insanlardan daha fazla kötüler var. Bir sürü zorluk çekiyor da olabilirsin ama… Kediler var, köpekler var. Sen iyisin, dünyanın iyi nüfusunu kalkındırıyorsun. Sokakta hiç mi baktığın bir hayvan olmaz? Özlem hiç mi duymazsın herhangi bir şeye?
Birden her şeyi kabullenmeleri bana sahte geliyor. Çünkü sonuçta ortada bir bilinmezlik var. Başına ne geleceğini bilmiyorsun. Değişik tiplemeler var; ne kadar yakışıklı ve güzel bulsan da sonuçta uzaylı. Bilmediğin bir türden. Nasıl hemencecik “Ay, onlarla yatmak istiyorum” gibi bir düşünceye kapılabilirsin?
Bana aşırı sahte geliyor. Sahte geldiği için de ne karakterlere ısınabiliyorum ne de kitabın içine gömülebiliyorum. Derin bir tiksintiyle, yüz buruşturarak okuyorum böyle konuları.
Serinin ilk kitabı Theo’yu bundan daha çok sevdim, Ama bu ikinci kitap benim için yerlerde. Atlaya atlaya okudum.
Alice’nin daha kitabın en başında, 20-30. sayfada “Luka, Luka” diye tutturması, aptal aptal bir ruh hâline bürünmesi falan… O an zaten bu ikinci kitaptan pek bir cacık olmayacağını anladım.
Özellikle kurtuldukları andan itibaren Alice şöyle diyor: “Ya beni kabul etmezse? Ya benden iğrenirse? Ya bilmem ne