Başka bir âlemdeymişçesine dalıp gitmiştim. Bir elim okumak için can attığım mektuptaydı. Kaç defadır okuduğum halde yine de okuma isteği duyuyordum. Ezbere biliyordum her satırını. Ancak yine de her okuyuşumda heyecan duyuyordum. Sanki ilk defa okuyormuşçasına, bir yudumda su içer gibi okuyordum. Heyecanlanıyordum. Yine hayal dünyamda, karşımda sevdiğim varmışçasına onunla konuşuyordum:
"Gülnihal, rüyalarıma koşup gelen hayalin yüzünden uykularım kaçıyor... Uyuyamıyorum. Hayaline bakmaktan gözlerim yorgun. Nereye baksam hep seni görür gibiyim...
Rüyalar çok kısa sürermiş. Oysa benim en uzun rüyalarım hep sana ait. Gördüğüm ve gördüğümü sandığım her rüya, boynuma astığın hasret urganına bir ilmik, bir kördüğüm daha atıyor.
Bakışların en derin yarayı açardı bilirdim.
Bir ok gibi sinemi delerdi. Ben ki bu yorgun savaşlarının cengâveriyim. Tek başıma kalsam da o meydanlarda inadım ve öfkem ile yıkılmamak için vuruşuyorum.
Müsterih ol.
Yere düşmeyeceğim."
Annem saçlarımı okşuyor, "Güzel kızım benim," diye mırıldanıyordu ki, bu sözlere artık dayanamadım.
"Bana güzel kızım demeni istemiyorum!" diye bağırdım. Annem şaşırmıştı, bana öylece bakakalmıştı.