İfrit #okudumbitti
İfrit’i bitirdim ve şu an hâlâ o Madrid sokaklarının tozu, sarayın gösterişi ve Engizisyon’un soğuk gölgesi üstümde gibi hissediyorum… Bu, Leigh Bardugo’dan okuduğum ilk kitaptı ve şunu net söyleyebilirim: Kalemine bayıldım.
Hikâyenin en sevdiğim tarafı, “büyük” bir destan anlatmadan da insanın içini sıkıştıran, kalp çarptıran bir gerilim kurabilmesi oldu. Luzia’yı tanıdığımızda o kadar sıradan ve görünmez biri ki… Mutfakta, arka planda, “kimsenin bakmadığı” yerde. Ama tam da orada yaptığı küçük mucizeler bir anda hayatını geri dönüşsüz bir yola sokuyor. Gücün kendisi değil, gücün fark edilmesi tehlikeli. Hele bu dünyanın kuralları “yanlış anlaşılmaya” bile izin vermiyorsa…
İlk bölümlerde bir tık yavaş ilerledim; çünkü dönem, terimler ve o “her an suçlanabilirsin” hissi hemen içine çekse de, zihinde oturması zaman istiyor. Ama bir noktadan sonra taşlar yerine oturuyor ve sayfalar daha hızlı akmaya başlıyor. Özellikle “yarışma” tarafı başladığında kitabın tansiyonu yükseliyor; hem gösteri gibi hem de ölümcül bir sınav gibi… Ve ben bu ikili hissi çok sevdim.
Santángel’e gelirsek… Kitabın karanlık mıknatısı gibi. Ne tamamen güvenli, ne tamamen “kötü.” Onunla ilgili en etkileyici şey, gücünün yanında taşıdığı ağırlık. Aralarındaki bağ da bana yapay bir “hadi şimdi romantizm olsun” gibi gelmedi; daha çok, iki yalnız insanın birbirini istemeden de olsa anladığı, birbirine tutunmak zorunda kaldığı bir yerden büyüdü. Sessiz, yavaş ve tehlikeli.
Luzia’nın dönüşümü ise kitabın kalbi bence. “Kurtulayım” diye başlayan bir arzunun, yavaş yavaş “Ben kimim, neye razıyım, özgürlük dediğim şey ne?” sorularına dönüşmesi… Ve bunu yaparken karakterin bir anda süper kahramana dönüşmemesi, hâlâ korkması, hâlâ hata yapması çok gerçekti.
Karanlık bir masal okudum ama