Şunu düşünelim: Sözcüklerimizi yazıya dökmeyi doğal buluruz; bunu nasıl yapacağımızı biliriz. Ama bunu ilk kez nasıl yaptık? Bedensel olan, akışkan olan, nefesle ve toplumsal ilişkilerle sıkı sıkıya bağlı olan konuşmanın, yazılabilir olmasını mümkün kılacak türden bir eklemlenmeye ve yapıya sahip olduğu fikrine nasıl ulaştık?
Tasavvuf tarihi, keramet gösteren, boşlukta süzülen, kanatlanıp uçan derviş, sufi ve mollalarla dolu değil miydi? Bir taraftan da; kahretsin, yerçekimi yasası vardı.
İnsanlar kendi başlarına olduklarında çok garip düşüncelere sahip olabilirler. Descartes, Batı felsefesini başlatan anlardan birinde kendi varlığından şüphe etmiş ve düşünüyor olmasının varlığını kanıtladığı gibi garip bir düşünceye ulaşmıştı.
Çağdaş dünyada bireyin tabi olduğu sürekli rekabet rejiminin ben bilincini yükseltmekten, onu azdırmaktan başka bir şey yapamadığını düşünmenin tam yeridir. Hiç duraksamadan söyleyebilirim ki bireye de en fazla zararı veren bir bireycilikle etkili şekilde mücadele etmek istiyorsak, gençliğimizin içinde çırpınıp durduğu o boğucu sınav ve yarışma sisteminden vazgeçmenin bir yolunu bulmamız gerekiyor. "Sen değil, ben kazanmalıyım, birinci ben gelmeliyim!" Adına yaraşır her takımda çarpıcı biçimde görülebilecek gerçek yoldaşlık duygusunu bu rekabet rejiminin nasıl zayıflattığını, onun kanını kuruttuğunu ne kadar vurgulasak azdır.