Orhan Veli’nin o güne kadar kasım kasım kasılan, fildişi kulelerine hapsolmuş Türk şiirine okkalı bir omuz atıp edebiyatı sokağa, tam da o nasırlı elleriyle hayata tutunmaya çalışan Süleyman Efendi’lerin kalbine indirdiği muazzam bir ihtilaldir aslında. Kitabın kapağını açtığınız an yaldızlı, ağdalı sözcükler veya ulaşılamaz aşk acıları yerine; İstanbul’un taze bükülmüş simit kokusu, dalgaların esintisi ve cebinde meteliği olmayan bir adamın o filtresiz yaşama sevinci karşılar sizi. Kafiyeleri, süslü kalıpları, o yapay edebiyat tezgahlarını bir kenara fırlatıp sokağın o duru, hilesiz diliyle insanı bazen hüzünlendirip bazen de muzipçe gülümsetebilmek gerçekten düşününce her kalemin harcı değildir; ama Orhan Veli bunu dizelerine makyaj yapmadan, adeta sizinle salaş bir masada dertleşiyormuş gibi o kadar doğal yapar ki, şiirler ruhunuza hiç çaktırmadan usulca sızar. İstanbul’u gözleri kapalı dinlerken de, cep delik cepken delik sokaklarda avarelik ederken de o maskesiz çocuk saflığıyla bize içeriden bir yerlerden seslenir şair. Sahi, hayatın bunca derdi tasası, bitmek bilmeyen koşturmacası ve yapaylığı arasında, durup dururken bize "Bedava yaşıyoruz, bedava; hava bedava, bulut bedava" diyerek o en yalın, en saf varoluş coşkusunu hatırlatan bir sesten daha kıymetli ne olabilir ki bu dünyada? Türk şiirinin genetiğini değiştiren, ona büsbütün yeni bir tür ve özgürlük alanı açan bu yalınlık; laf kalabalığından yorulan ruhumuz için her gece sığınılacak, her ömre ve her mevsime yakışacak muazzam bir başucu kaynağıdır nihayetinde. Melankoliyi bile ince bir mizahla ve o tatlı ironisiyle harmanlamayı çok iyi bilen bu kitap; hayatın katılığına karşı o eşsiz sadeliğiyle direnen, her mısrasında gökyüzünü maviye, denizi köpüğe, insanı da aslına rücu ettiren, bittiğinde ise cebinizde