Malcolm Lowry, insanın iç dünyasındaki çöküşü ve sarhoşluğu yalnızca bireysel bir hikâye olarak değil, bütün insanlığın kaderiyle ilişkilendiriyor. Konsolos’un içkiye sığınışı, onun kendinden kaçışı değil yalnızca; aynı zamanda dünyadan, Tanrı’dan, anlamdan kopmuş bir insanın evrensel halini anlatıyor. Yazarın kendisi de mektubunda belirtiyor: Konsolos’un sarhoşluğu aslında insanlığın sarhoşluğu. Onun “düşüşü” kişisel bir trajedi değil, savaşlar ve yıkımlar çağında anlamını kaybetmiş insanın evrensel düşüşü.
Romanda dört ana karakterin aslında tek bir insanın parçaları olması metne bambaşka bir derinlik kazandırıyor. Onların temsil ettiği değerler romanda katmanlı bir okuma yapabilmemiz için anlamlı. Konsolos suç ve yıkımın, Yvonne sevgi ve arınma arzusunun, Hugh vicdanın, Laruelle ise bilincin sesi. Lowry’nin insanı bölünmüş bir varlık olarak görmesi, romanın ruhunu belirliyor: sarhoşluk aslında parçalanmış bilincin dışa vurumu.
Yazarın sarhoşluğunu evrensel bir biçime soktuğunu anladıktan sonra söyledikleri biraz daha anlam kazanıyor. Başlangıcı da ilk insana dayandırıyor: "Belki de cennette durmak istememiştir Adem, o bahçeden kendi isteğiyle çıkmıştır." Konsolos ya da Lowry ayık kalmak istemiyor. Vaadedilen cennet bile olsa. Yazar, insanı, sevgiyi anlamadığı için değil; fazlasıyla anladığı, fazlasıyla hissettiği için içiyor. Sarhoşluğu bir kaçış değil, dayanma biçimi. Çünkü Konsolos’un savaşı dışarıdaki dünyayla değil, kendi içindeki boşlukla.
Romanın dili, sarhoş bir bilincin ritmine göre ilerliyor. Zaman dağınık, imgeler yoğun, sesler birbirine karışıyor. Bazen anlam bulanıklaşıyor, ama ancak o şekilde gerçek bir metin oluyor. Çünkü sarhoş bir zihnin içinden anlatılan bir dünyanın berrak olmasını beklemek sahici olmazdı. Lowry bu kaosu bilinçli yaratıyor.