Romanlar, bana göre hep bir adım öndedirler. Çünkü onlar diğerlerinden farklı olarak, hakikati bala bularlar ve bu balıda ancak balın tadını bilene sunarlar.
Öyle ki; öyle bir eseri değerlendirmek nasip oluyor bize. Hem romanların duayeni, hemde sanatın ete kemiğe bürünmüş hali. Üstelik bir roman şehri, aşkın ve barışın kenti Çanakkale’den bahsetiyor; aşk ve muhabbet yüklü karakterleriyle.
Yazarın samimi, yalın ve her paragrafının sonunda farklı alanlara dair yaptığı tespitleriyle okuyucuyu her bölümde edebi cümleler karşılıyor. Çok nadir olarak kitap okuduğunuzun bilincine varıyorsunuz. Dahası okumanızın ekseriyeti, romanın içinde erimekle varlık buluyor. Böylece romanın bünyesinde; maziye olan hasret, istikbale olan umut ile Çanakkale’nin tınısında vücut buluyor.
...
Bu, yazarın okuduğum ikinci eseri. Benim için “Kuşlar, köstebekler ve Tanrılar” eserinin yeri hâlâ ayrıdır lakin maluma aldığımız eserin de ondan aşağı kalır yanı yoktur. Üstelik, duygusal ve zihni tespitler nazarında ondan üstünde diyebiliriz.
..
Eser, 19 yüklü 20. yüzyıla götürüyor sizi. Oradaki ortam ve insanlarla tanışıyor, yetmiyor kaynaşıyorsunuz. Kozmopolit çevre, sosyal hayat, konjonktürel yapı gibi modern kavramlara dalmaksızın; aynı sofrada tarhana çorbası kaşıklayan ermeni-rum-türk dostluğuna şahitlik ediyorsunuz. Mahallede oyun oynayan çocukların, deniz kıyısında bakışan aşıkların, tavlanın hırsından dostane tartışan kardeşlerin, birbiri derdine şarap sunar aretlik sakilerin saflığına şahitlik ediyorsunuz.
Üstelik üm bunları 21. Yüzyılın şarabından içmiş bir saki yapıyor. Bunu öyle ustaca yapıyor ki; 20. yüzyıldan bir ruh taşıdığına dolaylı olarakta reankarnasyona kolayca ikna olabiliyorsunuz.
Romanın ilk altı da birlik kısmı; karakter, çevre ve olay tanımlamalarına, betimlemelere ve