Ömür ekonomisi
Bilgide, algıda, insan ilişkilerinde seçici olmak lazım, değilse; ömür denilen kısacık zaman dilimini gereksiz bilgilerle, çöp kutuluk algılarla, boş beleş ademlerle geçirmek mecburiyeti ile hatıra ve hafıza bagajlarını doldurmuş oluruz ki, lüzumlu ve gereklilere yer kalmaz... Her duyduğuna kulak kabartmak, her merak ettiğini araştırmak ve her gördüğü ile hemhâl olmak ömrün israfına sebep olur. Her şey yerli yerince kıymet bulmazsa huzursuzluk kaynağı olur... Bu yaklaşım ne kadar zarif, ne kadar rafine bir zihin süzgeci değil mi?... Modern insanın en büyük çıkmazlarından biri: İç gürültüsü ve kalabalığında kaybolmak ve ruhu israf etmektir... Biz bunu "bagaj" metaforu ile ele alalım... İnsan hafızası ve kalbi sınırsız birer depo değil; aksine, hacmi belli, kutsal birer oda. O odayı değersiz algılarla, lüzumsuz malumat kırıntılarıyla ve "boş beleş ademlerle" doldurduğumuzda; geriye ne derin bir tefekküre yer kalıyor, ne de ruhu dinlendirecek asil bir sessizliğe. Bu noktadaki üç temel ölçü, adeta bir "ömür ekonomisi" kılavuzu: Her duyduğuna kulak kabartmamak gerek...Zira her ses, kelâm değildir. Çoğu, zihni bulandıran birer uğultudan ibarettir. Her merak ettiğini araştırmamak...Merak asil bir duygudur ama doğru yere yönlendirilmezse insanı malumatfuruş yapar, arif yapmaz. Bizi ilgilendirmeyen, bize fıtri ve ilmi bir değer katmayan her bilgi aslında birer yüktür. Her gördüğü ile hemhâl olmamak...Gönül penceresini herkese, her şeye açanlar, günün sonunda evini toz toprak içinde bulurlar. Bu noktada seçicilik, bir kibir değil; aksine ruhun öz saygısı ve muhafazasıdır. Çünkü "her şey yerli yerince kıymet bulmazsa huzursuzluk kaynağı olur"; tam da bu yüzden eşyanın, bilginin ve insanın hukukunu gözetmek, yani her şeyi ait olduğu rafa koyabilmek elzemdir. Klasik
Sebatla bir biblo olmamak için duruş sergileyen insanlar var. Bu kişiler kendini fazlasıyla biliyor. Öyle ki bu insanlar başkalarını da -onların kendilerini bildiğinden - daha fazla biliyor. Bu insanlar malumatfuruş ve teatral kişilikten uzakta bir konumda bulunuyor. Aşikar ki duruşu olan kişi müşkülpesent birisi de olup çıkıyor bazen. Bazense münzevi takılıp inzivaya çekiliyor. Yerli yerinde hareket ediyor. Aslında münzevi kişiler günübirlik dertlerden de uzak yaşayıp insanlara ve kendine daha az dert olmakta. Güzel bir ömür mü- yaşayış mı - sorgulanır ama daha az zarar verici olduğu kesin.
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Özeleştiri
İmamı Şafi hazretlerinin bütün tartışmalarda galip gelmeye çalışma; bazen kalpleri kazanmak, tartışmayı kazanmaktan daha evladır ikazını bir mizan olarak önüme koyduğumda, ruhumun derinliklerinde bir nefis muhasebesi yapma zarureti hasıl oldu. Mühendislik disipliniyle yetişmiş, rakamların ve mantığın katı kurallarıyla zihnini şekillendirmiş bir dimağ için hakikat, eğilip bükülmez bir çelik gibidir. Lakin insan ruhu, o çelikten ziyade bir ipek zarafetine ve şefkatine muhtaçtır. Benim en büyük hatam, hakikati müdafaa ederken hakikatin sahibi olan o en nazik üslubu bazen unutmuş olmamdır. Zihnimdeki o stratejik savunma hattı ve sayısal zekanın verdiği sürat, karşımdakinin hatalarını bir röntgen cihazı gibi anında teşrih etmeme sebep olurken, o hataları bir cerrah neşteriyle değil de bazen bir kılıç keskinliğiyle yüzüne vurmam, kalbe giden yolları kapatmıştır. Muhatabımı mantıksal bir kuyuya hapsetmek belki tartışmayı kazandırmıştır ama o kalbi hakikate ısındırmak yerine soğutmuştur. Mağlup edilen bir akıl, boyun eğer lakin teslim olmaz; oysa maksat susturmak değil, gönül kazanmak olmalıydı. Davası olanın mizacı sert olur diyerek kendi celalime meşruiyet ararken, mizaç sertliği ile muamele sertliği arasındaki o ince çizgiyi zaman zaman ihlal ettim. Münevverlik makamından gelen o hafif tepeden bakış, karşımdakini malumatfuruş veya cahil olarak etiketlememe yol açarak tebliğin özü olan tenezzül vasfını gölgelemiştir. Oysa tababetin aslı hastayı ileştirmektir, hastalığını teşhis edip onu hastaneden kaçırmak değil. Kendi vakarımı koruma gayretiyle ördüğüm o izzet zırhı, bazen samimi bir dokunuşa mani olmuş ve hakikati anlatırken kullandığım keskin dil, birer kurşun kelimeye dönüşerek muhatabın değişim ihtimalini de yakıp yıkmıştır. Haklı çıkmanın verdiği o geçici ve nefsi
Sahne tozun artık yeter biraz hakikat toprağı ile örtün!
Bundan bir buçuk yıl evvel bu mecraya ilk adımımı attığımda, okuyan ve tefekkür eden insanların varlığını görüp büyük bir sevinç duymuştum. Ne yazık ki kısa bir süre zarfında, buranın dışarıdaki dünyadan çok daha vahim bir halde olduğunu idrak ettim. Dışarıdaki insan en azından cahil olduğunun bilincindedir; burada ise elindeki dijital verilerle fütursuzca alıntı yapan, aslında hiçbir şey bilmeyen ama biliyormuş gibi görünen bilgiçler türemiş. Ciddiyetten mahrum kişilerin ciddi fikirleri kopyaladığı, içi boş şahsiyetlerin büyük yazarların arkasına sığındığı bir manzara bu. Ben, mantıksız dahi olsa şahsi fikrini serdedebilen, kendi zihninden bir kelam çıkarabilen kişiyi daha çok ciddiye alıyorum. Bu sebeple bir profile bakacaksam, evvela kendinden ne yazmış, yorumlarda kendi ruhundan ne bırakmış diye bakarım. Davası olanın mizacı sert olur; dilim o vakitler daha keskindi, aşağıdaki yazım daha hafif tonda olacak. Uykusu gelmiş ruhları, uykuda yakalayacağı için kurşun kelimelerim tesir etmeyecektir, hem nasılsa okuyan az, okusa da anlayan daha az, bari gerçek okuyucu bir yada iki kişiye hitap edeyim bu sebeple eski ve ağır dil ile yazayım ki uykucuların iyice uykusu gelsin, aşağıdaki serzenişe şedde ekliyorum, okumak isteyenler buyursunlar. Bismillah her hayrın başıdır... İnsanı hayvandan ayıran nütuk ve tefekkür cevheri, bugün ne yazık ki modern asrın sergisinde birer dekor malzemesine tebdil edilmiştir. Kendini okuyor zanneden lakin sadece başkalarının zihninden dökülen kırıntıları toplayan o malumatfuruş güruh, ruhunun derinliğindeki o muazzam boşluğu süslü alıntılarla yamamaya çalışmaktadır. Bir kitabı bitirmekten aciz, bir fikrin çilesini çekmekten korkan, sadece kalabalıkların altını çizdiği satırların peşinde serseri bir yaprak gibi savrulanlar mı nesil
Duygu ve Düşünce
Gönderi kullanım dışı
"Beğendiğiniz bedenlere hayalinizdeki ruhları..."
"Beğendiğiniz bedenlere hayalinizdeki ruhları koyup bunu aşk sanıyorsunuz." Bu alıntı hep Shakespeare'in Othello adlı eserinde yazıyormuş gibi paylaşılır, 1000kitap'taki alıntılarda da bu alıntının paylaşıldığı gönderilerin hiçbirinde sayfa sayısı verilmemişti. Ben de merak edip araştırdım, aslında bu cümle Cihan Canova'nın 2005 yılında kaleme aldığı Ful Yaprakları adlı bir oyuna aitmiş. Yani bu söz Shakespeare'e ait değil. Ayrıntılı bilgi için: malumatfurus.org/begendiginiz-be... Othello William Shakespeare
Alıntı
1. ileti görselinde yer alan iletiyi uygulama kullanıcısı ile -bence- olası gereksiz söz dalaşına girmemek için alıntılamadım.. (kendisinin sayfasına bakanların bana hak vereceğini düşünüyorum.. -sayfasına bakıp bana hak vermeyenler de olabilir tabii..-) 1. ileti görselinde yer alan uygulama kullanıcısının alıntıladığı iletiye negatif anlamda gönderme yapmak için yazdığı iletisinin başlığında sorduğu sorunun cevabı şu şekilde; ülkü adatepe: doğum tarihi 27 kasım 1932.. ileti görselinde yer alan kullanıcının dediği vidYonun ilgili kısmı ise şu; youtu.be/AFiRGLVHfyA?si=... ülkü adatepenin vidYoda -ileti görselinde yer alan ikinci fotoğrafı gösterip- ; 'bu Gazi orman çiftliğinde, bira fabrikasında, bana bira içirirken kucağında..' dediği fotoğrafın çekildiği tarih ise; 15 05 1935 yani ülkü adatepe burada, fotoğrafın çekildiği gün, 2.5 yaşında.. kendisinin bu yaş aralığında burada kendisine ne içirildiğini -vidYoda söylediği gibi özgüven dolu, net bir şekilde- hatırlaması yaşından sebep çok çok zor bir ihtimal.. kaldı ki şöyle bir şey de var; malumatfurus.org/ataturkun-cocuk... ek: yeri gelmişken ekleyeyim; ülkü adatepe ile bu programı yapan Nazmi Kal ın röportajları ve yazdığı kitap özelinde zamanında burada bir inceleme de yazmış idim.. ilgilisi, meraklısı, okumak isteyen şuradan bakabilir; #232523278 ek-2: 2. ileti görseli için görece daha fazla bilgi için bkz.; isteataturk.com/Kronolojik/Tari...
Mustafa Kemal Atatürk