Sancı, yalnızca 1970’lerin çalkantılı Türkiye’sini anlatan bir dönem romanı değildir; o yılların gençliğinin ruhuna çöken tarihî bir acının edebî kaydıdır. Emine Işınsu, Ankara’nın sokaklarından üniversite koridorlarına, karakollardan işkence odalarına uzanan bir panoramada, idealler uğruna parçalanan hayatları ve bir milletin kendi içinde verdiği büyük yarayı görünür kılar.
Romanın merkezinde, sağ–sol çatışmalarının istatistiklere indirgenmiş soğuk sayılar olmaktan çıkıp insan yüzüne büründüğü bir dünya vardır. Burada her ölüm bir haneye yazılan kayıp değil, bir annenin yüreğinde açılan uçurumdur; her tutuklama bir dosya değil, yarım kalan bir gençliktir.
Ertuğrul Dursun Önkuzu: Bir İsimden Fazlası
Romanın en çarpıcı eksenlerinden biri, Ertuğrul Dursun Önkuzu üzerinden kurulan ahlâkî ve vicdanî sarsıntıdır. Işınsu, onu yalnızca işkenceyle öldürülmüş bir genç olarak değil, bir kuşağın sembolü olarak anlatır. Önkuzu, romanda bedeninden çok inancı yaralanmış bir figürdür; ama işte tam da bu yüzden, direnci yalnızca fiziksel değil, manevî bir ağırlık taşır. Onun maruz kaldığı zulüm, romanın kalbinde şu soruyu yankılar:
Bir insan inandığı şey uğruna nereye kadar dayanabilir?
Işınsu’nun kalemi, Önkuzu’yu bir “slogan”a indirgemez; onu, korkusu, umudu, kararlılığı ve suskunluğu olan eti kemiğiyle bir genç olarak çizer. Bu sayede okur, ideolojiden önce insanla yüzleşir.
Sancı’da ülkücü gençler, salt bir siyasî kimliğin temsilcileri olarak değil; “vatan” fikrini kişisel hayatlarının önüne koymuş bir kuşağın çocukları olarak resmedilir. Onların dünyasında vatan, soyut bir kelime değil; arkadaşlarının kanıyla, hapishane duvarlarının soğuğuyla ve geceleri eve dönemeyen gençlerin yokluğuyla somutlaşmış bir varlıktır. Işınsu’nun anlatısında bu gençlerin ortak paydası şudur: