Kitap, okuduğum ilk Tarık Tufan kitabı değildi. Öncekilerle kıyaslandığımda da olay örgüsü ve anlatım açısından çok başarılı olduğunu söyleyemeyeceğim. Kitabın sürükleyiciliğinde bir sorun yok, sadece tahliller birbirinin içine o kadar geçiyor ki karakterleri tanımaya çalışırken yoruluyorsunuz. Bunda benim psikolojik romanlara olan düşkünlüğümün de payı olabilir tabii ki. Kitapta sadece Hakan’ın iç dünyasını takip etmeyi tercih ederdim. Zira en keyif aldığım kısımlar Hakan’ın katıldığı etkinliklerde konuşmacılarla yaşadığı atışmalar oldu. Kitaptaki anlatımı yer yer yazarın, yer yer de Hakan’ın ağzından takip etmemiz de karışıklığa çanak tutmuş. Fakat kitabın sonunu nispeten güzel buldum. Nuri Bilge Ceylan ve İran sineması tadında olmuş.
Ştoltz sözünü kesti: “Aman ne şairmişsin sen, İlya!” Oblomov, “Evet, hayat söz konusuysa, ben bir şairim,” dedi. “Çünkü, hayatın kendisi şiirdir. Ve insanlar rahatça çirkinleştiriyorlar onu.”
İnsan sakin, bulutsuz bir yaz gününün gecesinde (gökyüzünde yıldızlar göz kırpmaktadır), yatağa girdiğinde çoğu zaman, sabahın renkleri altında yarın çayırların ne hoş olacağını düşünerek uykuya dalar! Ama sabahleyin yağmurun sesiyle uyanır, içini karartan bulutları görür; hava soğuk, rutubetlidir.