• Bu sıra kutsal kitaplari merak ettim. En baştan yani Tevrattan başlayayım dedim. Degistirildigi düşünülse de nihayetinde kutsal kitap diye geçiyor ve insan iyilik, güzellik vb şeyler görürüm diye acıyor kitabı. Lakin ardından:

    - Lut peygamberi uyutup, babalariyla ilişkiye giren Lut'un kızlarını,
    - İbrahim peygamberin kendi caninin korkusuyla karısını kardeşi olarak tanıtmasi ve bunun sonucunda kralın Ibrahim'in karısıyla evlenmesini,
    - Tanrının emriyle Israillilerin şehirleri içindeki çocuklar,kadınlar ve hayvanlarla beraber yakmasi, tek bir canlı dahi birakmamasini,
    - Yakup'un annesiyle beraber plan kurup babasını kandirip kutsanmasini saglamasini,
    - Davud peygamberin damda gezinirkene evli bir kadını duşta çıplak görmesi onunla yatmasi ve kadının kocasını öleceğini bile bile sefere gonderip oldurtmesini,
    Vb. görünce insan şok oluyor. Yok artık bu kadarı da olamaz diyor. Kutsal kitap olmasa bir nebze dersin ki: "Ya Israilogullarinin tarihini anlatan bir kitaptır, hoş şeyler değil" deyip geçersin. Lakin adı kutsal kitap ve bu garip şeyleri peygamberler yapıyor. İşte bu acayip bir durum.

    Bu absürd durumlar dışında iyi şeyler de var.
    - Oldurmeyeceksin
    - calmayacaksin
    - zina etmeyeceksin
    - komşunun hakkını gozeteceksin gibi
    Lakin okudukça anlıyorsun ki bunlar sadece kendi aralarında geçerli. Diğer kavimleri öldürebilir, mallarını calabilir, onlara tecavüz edebilir, onlardan faiz alabilirsin ... Yani tanrı Israillilerin tanrısı ve tüm güzellikler İsrailliler'in; diğer uluslar, kavimler de ezilesi birer böcekler gibi...

    Jose Saramago, kitaplarında bu absürd durumları hikayelestirmisti ve okumuştum ancak demiştim; yazar abartmış olabilir. Az bile yazmış bence. Adamı baya da elestirmisler, dini asagiliyorsun, alay ediyorsun diye, o da ülkeden uzaklaşmış hayatının sonlarına doğru. Bence Saramago reis dinle alay etmiyor, din insan akliyla alay ediyor. Saramago reis de muhtemelen bunu dusunmustur.

    Kitabın yarısı sıkıcı tekrarlardan oluşuyor. Diğer yarısının bir kısmı, sunu tarifleri, marangozluk işleri gibi. Ondan 1000 küsür sayfa full okudum lakin ondan sonra artık speedi ×2 ye alıp devam ettim. Çünkü peygamber değişiyor ancak durumlar değişmiyor; Vahşet, cinayet, tecavüz vb... İnsan da artık daralmayâ başlıyor. Son olarak İlyas göklere çekiliyor. Ve kitabın sonunda beklenen Mesih olarak da İlyas dönecek deniyor. Bunu bilmiyordum. Yani bir Mesih beklediklerini biliyordum lakin bunun adının İlyas olduğunu bilmiyordum. Ne diyelim beklesinler. Zaten herkes bir Mesih- kurtarıcı bekliyor. Saygı duyarım. Lakin tasviyem şudur: Mehdi, Mesih, kurtarıcı beklemeyin boşa kimse gelmeyecek bence, kurtarırsa insanlığı ortak akil ve vicdan kurtaracaktir.

    Keyifli okumalar -mumkunse tabi- ...
  • Üzerinde Ekmek Sunulan Masa'nın Yapımı(Çık.25:23-30)
    ...
    Kandilliğin Yapımı(Çık.25:31-40)
    ...
    Buhur Sunağının Yapımı(Çık.30:1-5)
    ...
    Yakmalık Sunu Sunağının Yapımı(Çık.27:1-8)
    ...
    Yıkanma Kazanının Yapımı(Çık.30:18)
    ...
    Konut Avlusunun Yapımı(Çık.27:9-19)
    Kullanılan Malzemeler
    ....
  • Hep okumak istediğim halde bir türlü okuyamadığım kitaplardan biridir “Musa Dağ’da Kırk Gün”
    Belki de bu kitabı çok okumak isteğimin altında yatan sebeplerinden birisi de atalarımın anlattığı Ermeniler ile ilgili o güzel anıların izini sürmektir.
    Kozan’da, Ermenilerle iç içe yaşamış, onların uğradığı haksızlıkların tümüne defalarca maruz kalmış Türkmen boylarından birine mensup olmam da benim için kitabı önemli kılan faktörler arasındaydı elbette.
    Bu olayları birebir yaşamış atalarımın anlattıkları ile tarihi gerçekler kitabın abartısız ve politik kaygılardan uzak, belgesel nitelikte olduğunu göstermektedir.
    Hatay’ın Samandağ bölgesinde bulunan Musa Dağ ve çevresinin coğrafi durumu ile dağdaki kalıntılar da kitabı doğrular niteliktedir.
    Kitabın belki de en önemli tespiti “Osmanlı İmparatorluğunun çöküşü Ermenilerin cesetleri üzerinde olacak" öngörüsüdür ki, evet Osmanlı İmparatorluğunun çöküşü Ermenilerin cesetleri üzerinde olmuştur.
    Zira Ermenilerin gitmesiyle Osmanlı, hekimlikten, cebeciliğe, demircilik, dokumacılık, marangozluk, kuyumculuk, semercilik, nalbantlık, taş isçiliğine kadar neredeyse bütün zanaat ve ticaret erbabı ile eğitimli okumuş insanını kaybetmiş oluyordu.
    Osmanlı’da tahta çıkanın kardeşlerini boğdurması Fatih tarafından kanun haline getirilmişti ve 3. Mehmet tahta çıktığı gün 19 kardeşini boğdurarak bu konuda rekor kırmıştı.
    600 yıl boyunca kaç şehzadenin boğdurulduğu, hamile olma ihtimaline karşı kaç şehzade cariyesinin taş bağlı çuvallara konulup, denize atıldığını bilmiyoruz fakat 600 yıl boyunca 44 sadrazamın boğdurulduğu kesin.
    Hazindir ama altı bin askerin bir gecede katledildiği hadisenin adını “Vaka-i Hayriye (Hayırlı Olay)” koymuş bir milletiz biz Türkler.
    İyi de Osmanlı öyle de Cumhuriyet’in sicili Osmanlı’dan daha mı iyi?
    Keşke öyle olsa ama ne yazık ki öyle değil maalesef.
    Ne yazık ki, İttihatçıların yaptığı bu zulüm, ne ilk ne de son olmuş, ne halkımız ne de siyasetçimiz bu çöküşten hiç ders çıkarmamış ve cumhuriyet döneminde de bu tarz haksızlıklar, hukuksuzlar, zulümler hep var olmuştur.
    Örneğin hanedan mensupları ve 150’liklerin sürgün edilmesi veya İstiklal Mahkemelerinin estirdiği devlet terörünün Ermeni tehcirinden daha masum olduğunu iddia edebilir miyiz?
    Bir hanedan mensubu bu konuda: “Biz Söğüt’ten elde kılıçla çıkıp Viyana’ya kadar gidenlerin torunuyduk. Biz hiçbir vakit Türkiye’nin fenalığını düşünmedik. Ama bu memlekete 600 sene hizmet ettikten sonra bir gece ansızın hazırlanmamıza bile müsaade edilmeden apar topar kovulduk.” Diyor.
    Fırka-ı İslahiye’nin Sis’te (Kozan) 1865’te yaptığı icraatlar ve ardından gelen zorunlu iskân veya Dersim Tertelesi, İstanbul Rumlarına karşı 1955, 6-7 Eylül yağma talanı, 27 Mayıs, 12 Eylül, 28 Şubat, Ergenekon – Balyoz, FETÖ davaları ve daha niceleri kendi halkımıza yaptığımız zulümler değil midir?
    Maraş, Çorum, Sivas’ta kendi kanımız, canımız, ırkımızdan insanlara Ermeni, Rum vatandaşlarımıza reva gördüğümüzden daha acımasız, daha insafsız, daha utanç verici saldırı ve katliamlarda bulunmadık mı?
    Biz Türkler gibi, yazmayan ve okumayan toplumların maalesef hafızaları da olmuyor.
    Bu konuda Ermenilere ne kadar teşekkür etsek azdır.
    Zira Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde Türklere, Müslümanlara karşı da bunun gibi sayısız tehcirler, zulümler, haksızlıklar, hukuksuzluklar olmasına rağmen, Ermeniler kendilerine karşı yapılan bu zulmü unutmadı ve unutturmadılar.
    Bu arada öz be öz bir Avşar Türkü olan Dadaloğlu’nun Osmanlı ve Fırka-ı İslahiye’nin zorunlu iskân zulmüne kaşı şu haykırışıyla, Musa Dağ direnişi arasında bir fark olup olmadığı konusunu da okuyucunun takdirlerine arz etmek isterim.
    (Kalktı göç eyledi Avşar elleri
    Ağır ağır giden eller bizimdir
    Arap atlar yakın eder ırağı
    Yüce dağdan aşan yollar bizimdir

    Belimizde kılıcımız Kirman'i
    Taşa geçer mızrağımın temreni
    Hakkımızda devlet etmiş fermanı
    Ferman padişahın dağlar bizimdir

    Dadaloğlu’m yarın kavga kurulur
    Öter tüfek davlumbazlar vurulur
    Nice koç yiğitler yere serilir
    Ölen ölür kalan sağlar bizimdir.)
    Günümüzde her yıl binlerce kişi, ezan okunan ülkelerden, “kâfir” diye andıkları, çan çalınan ülkelere kaçabilmek için can veriyorsa, artık kendimizle yüzleşmenin, hukuksuzluğa, adaletsizliğe, yolsuzluğa, yağmaya talana “dur” demenin zamanı gelmedi mi?
    İttihatçı kafasının “benden değilsen ölümlerden ölüm beğen” anlayışının 600 yıllık imparatorluğu nasıl on yılda paramparça ettiği gerçeği, herhalde bu kitapta anlatıldığı açıklıkta hiçbir yerde anlatılmamıştır.
    Günümüzde, çevre, doğa, hukuk, adalet, hapishaneler, eğitim, sağlık, ekonomi ve yoksulluk konularına bakınca, içinde bulunduğumuz durumun sürdürülebilir olduğunu herhalde hiç kimse iddia edemez.
    Kendimizle yüzleşmemiz için bu kitabın iyi bir başlangıç olması dileklerimle.
    İyi okumalar.
  • Çok büyük ve derin konulardan birisiyle daha beraberiz. Tabi Abdülhamid Han gibi biri için aslında her yazar bir şeyler yazıyor, çiziyor ama bunu en doğru nasıl anlarız? İşte bu sorunun cevabını hep beraber bulalım. Döneminde neler yapmış? En yakınlarından Şadiye Ablamız (kızı) onun için neler söylemiş, gerçekten dalında başarılı tarihçiler onun hakkında neler yazmış ve özellikle yabancı seyahatçiler. Bunlarla onu anlamak çok güzeldir. Yoksa benim gibi birisi meclisi kapattı deyip karalar, kızıl sultan der, hakaretler falan… Yahut benim diğer versiyonum da meclisi kapattı çünkü meclisin çoğunluğu ‘Azınlık’ denilen grupların elindeydi, onlarda sürekli toprak istiyorlardı diyerek durumu açabilir. Yani bu tamamen bakış açısı ve tarih bilginizle alakalı. Açıkçası hava için demiyorum ama benim araştırdığım tarihe geldiğimizde evet kesinlikle hataları da olduğunu –ki bazıları kendi ağzından da söylenmiştir- ancak bunun yanında dış devletlere tutumuyla, yönetimiyle en kötü zamanında aldığı devleti nasıl idare ettiğini ve 34 yılda 1552 eser ortaya koyduğunu söylemek lazımdır. 1552 çok basit bir rakam gibi geliyor ama sayın desem kimse saymaz. Eserleri değil; sayı olarak.
    Yabancıların bize ait bir değeri yahut bir insanı eleştirmesini anlarım. Tabi bizimkilerin Atatürk hakkında yazılan tek kitap olarak bildiği ‘Bozkurt’ kitabı gibi kitapları da asla desteklemem. Kimse benim atalarımdan birine hakaret edemez. Atanın bunun yayınlanmasını istemesinin tek sebebi, yaptığı devrimler ve çağdaşlık sonucu böyle bir yasağı tekrar getirmesi Abdülhamid’in sansür olayı gibi ileride yanlış yorumlanmasının önüne geçmesidir. Kimse kendisi yahut annesi babası için Merhametsiz, Acımasız, Bencil, Kibirli, Alkolik yahut ‘Kadın Düşkünü’ gibi ifadelerin kullanılmasını istemez, hele hiç kimse bunu benim atalarımdan birine diyemez. Daha fazlasını yazıp burayı küfürle doldurmak da istemiyorum. Miralay Arif konusu, Halide Edip, İsmet İnönü ve özellikle Latife Hanım hakkında yazdıkları. Her neyse konumuz değil bu. (Bu konuları en fazla birkaç hafta içinde konuşacağımızdan emin olabilirsiniz)
    Tekrardan kitabımıza dönecek olursak kitabımız 5 bölümden oluşuyor. İlk bölüm “Abdülhamid’i Anlamak” ve burada da başta savaş zamanı devrik padişahı hem milletin hem de devirenlerin nasıl bin pişman aradıklarından yakındıklarını görüyoruz.
    Tabi bir de yazarın kendi saf düşünceleri olsaydı öyle bir eleştiri patlatacaktım ki sormayın. Birini karalayınca da küfür etmeden en ağır hakaretleri edebilen bir şahsiyet olduğumdan sinirlenince karşı çıkamıyorum kendime resmen. Ahmet Hamdi Tanpınar, ilk başbakanımız ve İttihat-Terakkiden gelen Fethi Okyar, kişiliği ve kendisi birçok tartışma üreten Necip Fazıl ve Ayaklı Tarihçi Yılmaz Öztuna gibi şahsiyetlerden örnekler ve konuşmalar vermesi hoşuma gitti açıkçası.
    İkinci bölüme “Şahsiyeti” başlığını vermiş yazarımız. Bu bölüme de iyi bir giriş yaptığını görüyoruz. Az önceki söylemime göre tabi. Nedir bu? François Georgeon yani ilk ‘Bilimsel’ biyografi yazarlarından (ki ayrıca kendisi Yusuf Akçura gibi bir şahsiyetin de biyografisini çıkartmıştır). Tabi Abdülhamid için. Bunun örneğini vermesi hoş geldi gözüme. Tabi bunun yanında üretilen iftiralara karşı da bizzat onunla olan Max Müller (büyükelçi), M. de Blowitz (İngiliz Gazeteci), Knut Hamsun (Nobel Ödüllü bir yazar ayrıca) gibi insanlar sayılıyor. Bir de bunun yanında şu konuya değineceğim. Kendinin bilip duymadığı isimleri başkasının söylediğini görünce atlayan SAZAN grubu oluyor. Bunun manası nedir? Adamın hayatta okuduğu tek tarih kitabı liseden kalma, onun da kapağını açmamış. Gelmiş burada konuşuyor. Biz Tarih kitaplarının elden geldiğince her türlüsünü okuyup ona göre konuşuyoruz en azından. Gene de yetmiyor, araştırıyoruz. Adamlar hemen internette bir yerden gördüğüyle gelip yorum yapabiliyorlar. Ne diyelim. Akıl fikir!
    Hadi bakalım bende bunun üzerine bir vurgun yapacağım. Nihal Atsız’ı sevmeyen sözde Türkçü özde ne oldukları belirsiz (hangi tanımı yapsam o tanıma hakaret olur ya neyse) bazı kişiliksizlerin yanında; bir de Nihal Atsız’ı sevip, Abdülhamid’e ‘Kızıl’ diyenlere destek olanları görüyoruz. Ben sadece Nihal Atsız’ı seven ve ona “Atsız Ata” diyen Irkdaşlarıma sesleniyorum. Türk Tarihinde Meseleler kitabı yahut OCAK dergisi Mayıs 1956 tarihli sayısına bir bakınız. Hatta kitapta da sayfa 85 yahut baskıya göre değişir; Peyami Safa’nın suçlayıcı yorumlarına aynı sertlikte nasıl karşılık verdiğine bir bakın derim. Tek söyleyeceklerim bu kadar bu konuyla ilgili aslında.
    Siz olun ki 1893’de özellikle bazı grupların halen yenilik karşıtı dedikleri Osmanlı için bir arşiv yaptırın ve 1819 tane resim çektirin. Hem de o yılda. Eh nerde o resimler Sadık? Tabii ki benim de mezunu olmakla iftihar ettiğim İstanbul Üniversitesinin, Kütüphanesinde.
    Pastör için yapılan 10000 altın yardım ve yanına çalışma için gönderilen Hüseyin Remzi Beyin de Kuduz Aşısı isimli kitap yazması anlatıldığı üzere sadece Abdülhamid değil, Osmanlının da bilime ne kadar karşı (!) olduğunu gözler önüne seriyor. Burada ayrıca Osmanlının bilim yönünü inceleyen Aykut Kazancıgil, Süheyl Ünver gibi yazarların da takip edilmesi (ki listeme ekledim) oldukça mühimdir.
    Afyonda depremzedeleri ziyaret ederken ilgilenmeyen bir Cumhurbaşkanından (burada gidip de arabasından bile inmeye tenezzül etmeyen Ahmet Necdet Sezer'e gönderme yapıyor); depremzedelere yardım eden ve aralarında koşan bir adama konuyu bağlayarak hangisi saltanat hangisi cumhuriyet sorusunu soruyor akıllı yazar. Yetmiyor sünnetlerde her çocuğa takışan çeyreklikten (şimdi biz ancak düğünde takabiliyoruz), yakacak yardımlarından, Ermeni Onnik isminde birine protez bacak yardımından bahsederken ağzım açık dinledim. Bu örnekleri verdiği şahitlerden birini mutlaka tanıyorsunuzdur. Burhan Felek! Bizimde yazılarına çok bayıldığımız Sherlock Holmes yazarı Conan Doyle'nin çevirilerini yaptırıp, ona bir nişan göndermesi ve onun hakkında ne güzel polis olurdu diye söylemesi de beni gülümsetti. (Aktaran da François Georgeon) Bu bölümde son olarak padişahın marangozluk dışında, at binme, yüzme, atıcılık, silah kullanma ve hatta tiyatro ile opera sanatına hayranlığı da verilerek bölüm nihayete erdiriliyor.
    Ayrıca kitapta resimlerin incelenmesi in verilen adres değiştiği için, ben en güncel adresi buraya yazıyorum. Bir bakın o güzel resimlere derim. http://www.loc.gov/...?st=grid&co=ahii
    Üçüncü bölümde “Kurtlarla Dans” başlığında inceliyoruz. Burada İngilizler ve diğer sömürge ülkeleriyle beraber Peyami Safa hadisesi veriliyor.
    Musul ve Bağdat petrolleri için de Sınır değil Onur sorunu başlığı atılması oldukça manidardı. Bunlar özel mülk ve işgal edilemez diye padişah üzerine geçilse de British Petroleum gibi şirketlere torunlarının dahi açtığı davalara; yazarımız, İlber Ortaylı üzerinden örnek veriyor. Verirlerse Alırlar!
    Bir mevzu da Sansür meselesine. Avrupa’da da bu sansürün olduğu ve bizzat İngiltere’nin Hintli Müslümanlara uyguladığını bir İngiliz olan Dışişleri Bakanı Müsteşarı Sandison, 8 Ekim 1881 de yazıyordu. Sonuçta bu sultan Kızıl Sultan(!) ve bu yüzden kendisine suikast düzenleyenleri bile en fazla sürgüne göndermiş birisi. Çok büyük haksızlık tabi ya. Ama o devirde yaşamadık ki nerden bilelim suikast olduğunu ya tabi, yersen. Bir suikast ve o suikasttan sonra başta Tevfik Fikret - Bir Lahzai Teahhur yazısı ile ardından diğer yazarların kendi imparatorunu yahut eski devlet adamını karalaması; bizde halen vardır kendi vatanına karşı başkalarının kucağından inmeyenler.
    İstihkâm Subayı Ali Kâzım, Piyade Subayı Mehmed Yusuf, Süvari Subayı Çerkez Yusuf ve Topçu Subayı İsmail Hakkı beyler. Bu büyük askerler Kaşgar'a Doğu Türkistan’da Çinlilerce eziyet gören Müslümanlara yardım için silahlarla beraber gönderiliyor. Bu ne İslam aşkı ve bu ne büyük vurdumduymaz uyuyan (!) Osmanlı öyle değil mi dostlar?
    Bir Yahudilik ve Filistin hassasiyeti güdülse de bu sorunun temelinde Doğu Yahudileri olmadığının; Batıdan göç öden Yahudi grubunun bunda etkili olduğunun özellikle vurgulanması da dikkatimi çekti. Sen Japon-Türk dostluğu ve daha önce de bir yazımda bahsettiğim Ertuğrul gemimizin durumunu nasıl öyle anlatabilirsin be adam?! Bu adamın birkaç kitabını daha okuyabilirsem dilinin akıcılığıyla tarih kitaplarının sıkıcı olduğu bahanesini silip süpüreceğim!
    Dördüncü bölümümüzde “Bir Proje Adamı” başlığı altında inceleniyor. Modern itfaiye teşkilatı, telgraf, telefon, posta hizmetleri, kız okulları (bunların ilki Samsun'da açılmıştır), Deniz Mühendislik Okulu, Askeri Tıp Okulu, Mektebi Harbiye, Askeri Baytar Okulu, Kurmay Okulu, Mektebi Mülkiye bu dönemde yapılmıştır. Bunun yanında İlk benzinle çalışan otomobil ve ilk modern eczaneler, ilk denizaltılar ve atış denemesi yaparak bu alanın öncüsü olarak Abdülhamid ve Abdülmecid adını almışlardır.
    Beşinci ve son bölüm “Babalar ve Oğullar” başlığı altında inceleniyor. İlber Ortaylı'nın sözleriyle başlıyorduk bu bölüme. Konu İlber Ortaylı olunca ses çıkarmam mümkün değil. Dünyanın son hükümdarı, son evrensel imparator 2. Abdülhamid Han'dır diyerek.
    Bu bölümü en güzel nasıl özetleriz? İktidar döneminde onun kıymetini anlayamayan, en ağır hakaret ve küfür eden hatta imparatorluğun sonunu getirecek hareketleri yapanları "Evlatlarım" diyerek savunan KIZIL SULTAN (!) vefat eder ve cenazesinde pişmanlık dolu bir insan sürüsü gelmiştir. Bunların arasında kimler mi vardır? Enver Paşa, Talat Paşa, Rıza Tevfik, Süleyman Nazif, Abdülhak Hamit, Yahya Kemal, Tevfik Fikret gibi. Bunlardan Yahya Kemal'in pişman olmadığı, uydurulduğu söylense bile bunu diyenler 'Her Gece Benimsin' romanını bir okuyuversinler.
    Mehmet Akif ve -bana çok saçma gelen ve Balkan Harbi dönemi yazdıklarıyla Türk ve Osmanlı düşmanlığını Nihal Atsız'ın yazılarına da konu olan- Bediüzzaman lakaplı Said Nursi de Abdülhamid ile ilişkisi bildirilenler arasında kendine yer buluyor ancak bu 2 konuyu da başka kaynaktan araştırmadığımdan ve yeterli bilgiye sahip olduğumu düşünmediğimden fazla konuşma hakkını da kendimde bulmuyorum.
    Son olarak da şunu söyleyebiliriz. Öncelikle yazarın bu kitapta Mustafa Kemal Atatürk üzerinden şahsına veya fikirlerine saldırmadığı; yoksa bunu en edebi hakaretlerle kendisine YEDİREBİLECEĞİMİ, eleştiriye de her büyük adam gibi Mustafa Kemal'in vefatından yıllar geçse de göğüs gereceğine inancımdan ses çıkarmam. Eleştiri ve Hakaret birbirinden farklı kavramlardır.
    Kitap için söyleyecek olursak; yazarın oldukça detaya inmeye çabaladığını, belgeler ve bilhassa gönlümü çelmiş iki adamı (Nihal Atsız ve İlber Ortaylı) şahit tutması da benim için yeterlidir. Bu 2 şahsiyet, ben tarih adına ne biliyorsam hepsini bana öğreten isimlerdir.
    Oldukça geniş bir bayram ziyareti ve yorucu bir gün olsa da asla vazgeçemediğim büyük hastalığım nihayete erdi ve bu kitabımızın da sonuna geldim. Artık yorgunluktan parmaklarımı hissetmiyorum çünkü bütün incelemeyi telefondan yazarak oluşturdum. Başınızı ağrıttıysam affedin, mutşu akşamlar ve keyifli okumalar..
  • Sürgündeki Hakan Sultan Hamid kitabının yazarı ile söyleşi

    Geçtiğimiz haftalarda Aydın Çakmak’ın “Sürgündeki Hakan: II. Abdülhamid’in Selanik ve Beylerbeyi Günleri” isimli kitabı yayımlandı. Bahse konu olan bu çalışmayı zevk alarak okudum. Aydın Çakmak Hoca ile kitabı konulu bir mülakat yaptık. Konuyla ilgili olanların umarım dikkatini çeker. Kendisine teşekkür ederiz.


    Soru: “Sürgünde Bir Hakan” kitabının yazarına, yazarının özgeçmişini sorsaydık acaba, nasıl bir cevap alırdık?

    Öncelikle bana bu imkânı tanıdığınız için size çok teşekkür ederim. Memleketim olan Edirne’de ilk ve ortaöğrenimi tamamladıktan sonra başladığım Akdeniz Üniversitesi Tarih bölümünden 2004 yılında mezun oldum. Yüksek Lisansımı Marmara Üniversitesi’nde tamamladım. Halen Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Cumhuriyet Tarihi bilim dalında doktora öğrenimime devam etmekte olup aynı zamanda İstanbul Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü’nde okutman olarak görev yapmaktayım.

    Soru: Kitabı okurken bu çalışma yazarın tez çalışmasıdır zannına kapıldım. Oysaki yüksek lisans, doktora çalışmanız değilmiş. Eseriniz sırf akademik bir çalışma olmamasına rağmen, çalışmanızı okuyanların benim gibi akademik çalışma olduğuna kanaat getireceklerini sanıyorum. Misal olarak, Sultan Abdülhamid’e ait olduğu iddia edilen ve akademi dünyasında sahte olduğuna dair kanaatler oluşan hatıraları çalışmanızda kullanmamışsınız. Sizi böylesi bir eseri hazırlamaya hangi saikler itti?

    Evet, elinizdeki çalışma tezimle alakalı olmayıp başlı başına ayrı bir çalışmadır. Ancak kitabın hazırlık aşamasında akademik bir mantıkla ve genele hitap edebilecek bir tarzda yazmaya özen gösterdim. Beni böyle bir eseri hazırlamaya iten en önemli neden ise, böylesine ilginç ve önemli bir konu hakkında yapılmış temel bir inceleme eseri olmamasıdır.

    Soru: Bu çalışmayı hazırlarken sizi en çok heyecanlandıran, şaşırtan bir durum söz konusu oldu mu? Olduysa bize anlatabilir misiniz?

    Çalışmanın birçok yerinde gördüğüm veya öğrendiğim yeni bilgiler bende hem merak hem de heyecan duygusu oluşturdu, diyebilirim. Bilhassa II. Abdülhamid’in hususi hayatı ve kişilik özellikleri ile ilgili bilgiler, çalışmanın hazırlık aşamasında bana çok ilginç gelmişti. Örnek vermek gerekirse, şehzadelerin eğitimi ve hanımsultanların evliliği için duyduğu endişelerin yanı sıra Beylerbeyi Sarayı’na ilk geldiği günlerde kızları ve torunlarının bayram ziyaretine gelişlerini büyük bir heyecanla bekleyip dürbünle karşı kıyıyı izlemesi, 33 yıl boyunca büyük bir devleti yönetmiş olan II. Abdülhamid gibi bir hükümdarın insanî yönlerini göstermesi açısından mühim emareler arasında gözükmektedir. Tabii bunların yanı sıra I. Dünya Savaşı günlerinde, devrin bazı yöneticilerinin II. Abdülhamid’in huzuruna kadar gelmeleri de, ilginç yönler arasında kabul edilebilir.

    Soru: Sultan alışkanlıklarının devamını sürgün günlerinde de devam ettirmiştir. Örneğin, çalışmanızda belirttiğiniz üzere, çok vehimli birisidir. Alatini Köşkü’nde neredeyse köşkün bahçesine dahi çıkmıyor. Kitap okuma, sohbet etme, marangozluk işleriyle uğraşıyor. Bunların dışında sürgün günlerinde nelerle uğraşır?

    Sizin de belirttiğiniz gibi sürgün ve gözaltında bulunduğu günlerde hakanın alışkanlarını devam ettirdiği görülmektedir. Bunlar arasında marangozluk ve resim yapmak gibi faaliyetler bulunmaktadır. Ayrıca II. Abdülhamid, Alatini Köşkü ve Beylerbeyi Sarayı’nda hayvan da beslemiştir. Mesela kedisi Pamuk. Aynı zamanda bol bol geçmiş günlerin muhasebesini yapmış ve kendisiyle görüşen kişilere başından geçen olayları aktarmıştır.

    Soru: Sultan’ın Sürgününü Selanik Alatini Köşkü ve Beylerbeyi Sarayı günleri olarak ikiye ayırdığımızda, iki farklı şehir ve mekândaki günlerini nasıl karşılaştırabiliriz?

    Evvela Selanik, II. Meşrutiyet sürecinde İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin merkezi görünümünde olan bir şehirdir. Bu yüzden adı geçen şehirde cemiyet çok aktiftir. II. Abdülhamid ve maiyetinin Selanik’e ilk geldiği günlerde, kendileri hakkında çeşitli kısıtlamalar uygulandığını görmekteyiz. Ve bu durum, Balkan Savaşları sürecine kadar devam etmiştir. Beylerbeyi Sarayı günlerine baktığımızda ise, birçok uygulamanın değiştiği ve dışarıyla bağlantının daha kolay sağlandığı görülmektedir. Örnek vermek gerekirse, İstanbul’a nakil hadisesinin ardından ailesiyle daha rahat görüşebilmesi, birçok şahsiyetin onu ziyareti ve günlük gazeteleri takip etmesi bunlar arasında sayılabilir.

    Soru: Özellikle son dönemlerde Sultan II. Abdülhamid ve dönemi üzerine daha önceki dönemlerle kıyaslanamayacak kadar araştırma-inceleme, hatırat, günlük, akademik nitelikli kitap yazıldı. Sizin bu eserinizi, diğer söz konusu eserlerden ayıran özellik nedir?

    Bu eser, II. Abdülhamid’in tahttan indirildikten sonraki yaşamını incelemekte olup Selanik’te Alatini Köşkü ve İstanbul’da Beylerbeyi Sarayı’nda geçen sürgün ve gözaltı günlerini ele almaktadır. Daha öncede ifade etmiş olduğum gibi, II. Abdülhamid’in hayatında, 1909-1918 yıllarını kapsayan dönem ve onunla ilgili olayları inceleyen temel bir araştırma eseri bulunmamasından yola çıkarak hazırladığım bu kitap, söz konusu eksikliği fark etmem sonucu ortaya çıkmıştır. Bunun yanı sıra kitabın esas malzemesini, dönemin arşiv vesikaları ve süreli yayınlar oluşturmaktadır.

    Soru: Sultan II. Abdülhamid çok zeki, donanımlı ciddi bir devlet adamıdır. Türk tarihi uzmanlarının önemli bir kesimi tarihe damgasını vuran, liderlerden biri olduğu üzerinde hemfikirdir. 33 yıl kadar uzun bir süre padişahlık yapıyor. Tahtan indirilmesi sonrası başına gelen felaketler, malının mülkünün talan edilmesi, yaşadığı sıkıntıları elbette anlayabiliriz. Benim merak ettiğim husus şudur. Suyun akışı doğal mecrasına doğru seyir alıyor her zamanki gibi. Meşrutiyet öyle ya da böyle ilan edilecekti. Belki bir şekilde biraz daha fazla tahta kalabilirdi. Sanki, Sultan kendisini tahtan indirilme hesabı/planı yapmadığı gibi bir izlenime kapıldım. Ne buyurursunuz?

    Evet, gerçekten de II. Abdülhamid, 31 Mart Vakası’nda hiçbir ilgisi olmaması düşüncesinden yola çıkarak, tahttan indirileceğini düşünmüyor. Üstelik kendisine verilen teminatlar da, onun üzerinde bu güveni arttırıyor. Hareket Ordusu’nun idareyi ele almasının ardından gelişen olaylar içerisinde böyle bir sonucun başına gelebileceğini görmesine rağmen, artık bu andan itibaren çok geç kalmıştır.

    Soru: Türk siyasi tarihinin en önemli kilometre taşlarından birisi de kuşkusuz 27 Mayıs darbesidir. 27 Mayıs sonrası devrin Başbakanı, Cumhurbaşkanı, bakanı ve milletvekillerine muhafazasından sorumlu alt rütbeli askerden en yetkili komutanlara varana kadar birçok kişinin Cumhurbaşkanı-Başbakan’a hakaret, küfür ve şiddet uyguladığını biliyoruz. Oysaki kitaptan öğrendiğimize göre, gerek Sultan Hamid sonrası iktidara gelen yöneticiler, gerek Sultan ve ailesini korumakla görevli personelin, II. Abdülhamid ve ailesine nezaketsizlik sınırını aşan bir davranış sergilemediğini görüyoruz. Ne dersiniz?

    Aslında tahttan indirmenin ardından gelen ilk günlerde, II. Abdülhamid ve dönemine karşı yoğun bir tepki oluştuğu görülmektedir. Ve zikrolunan husus, hakanın muhafız subayları üzerinde de etkisini göstermiştir. Ancak söz konusu durum, pek uzun sürmemiştir. Dönemin geneline bakıldığında ne muhafızlar ne de yöneticiler açısından hakan ve maiyetine karşı aşırı bir tepki gösterildiğini söyleyemeyiz. Zaten bu husus, II. Abdülhamid’in özel tabibi Atıf Hüseyin’in günlükleri başta olmak üzere birçok hatırada da canlı bir şekilde ifade edilmektedir.

    Soru: Sultan Hamid’in döneminin aktörlerinin ezici bir çoğunluğu, kendisine muhalif. Taşnaklar, İttihatçılar, Hiç beklemediğimiz Elmalılı Hamdi, Said Nursi, Mehmet Akif gibi düşünce ve aksiyon adamları dahi Sultan’ın karşısında yer almışlardır. Hele okumuşların ortak özelliği Sultan Abdülhamid karşıtlığıdır. II. Abdülhamid’in tahttan indirildiği dönem göz önüne alındığında Sultanın yanında kimse yoktur. Kitapta da belirttiğiniz üzere, Hindistan Müslümanları, Arnavutlar ve Arabistan’dan bazı kimseler çok rahatsız olur bu durumdan. Türkiye’de her hangi rahatsız olan bir kitle, grup yoktur neredeyse. Tarihte analoji yapılması iyi bir şey değildir. Daha iyi anlaşılması için farazi bir şey söylesek, farzımuhal 1911’de bir seçim yapılsa ve devrik padişah da seçime katılsaydı büyük ihtimal seçim barajını aşamazdı. Beri yandan, 100 yıl sonra akademi dünyası içinden ve dışından birçok kesim Abdülhamid’in Fatih Sultan Mehmet, Kanuni Sultan Süleyman çapında bir padişah olduğunu belirtiyor. Bunda bir tuhaflık yok mu?

    Çok doğru söylüyorsunuz, iki dönem arasında bu türlü farklılıklar bulunmaktadır. Söz konusu durumun oluşmasında zaman ve zeminin değişmesi bir yana, olayların daha iyi anlaşılması veya açıklanması etkili olmuştur, diyebiliriz. Zaten böyle durumlar tarihin birçok olay ve gelişmesinde de karşımıza çıkabilir. Önemli olan, amacın doğruya ulaşma ve bakış açısının ise görmeye çalışma olmasıdır.

    Soru: Bildiğimiz kadarıyla bu yayınlanmış ilk eseriniz, bunun arkası gelecek midir? Tezgâhınızda hazırlanmak üzere olan bir çalışma var mıdır?

    Evet, elinizdeki çalışma yayınlanmış ilk eserim. Ancak bundan önce hazırlamış olduğum tezim de, şu anda Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları’ndan çıkmak üzere. Bunun yanı sıra, ayrı bir çalışmaya da devam etmekteyim.


    Not: Bu mülakat, Ayraç dergisinin 58-59 sayılı, Eylül-Ekim 2014 tarihli sayısında yayımlanmıştır.
  • Nazım Hikmet - Müjdat Gezen - Nereden Nereye...

    1827 Yılında Almanya’nın Brandenburg kentin de bir müzik öğretmeninin oğlu dünyaya gelir. Çocuğa Carl Dedloid adını koyarlar. Baba müzik öğretmeni anne ev hanımı Carl brandenburg,inanılmaz olaylar,müjdat gezen,nazım hikmet,tarihDedloid’in anne ve babası sürekli olarak kavga ediyor evde huzur yok. Çocuğun yakınları Carl Dedloid bu olumsuz ortamdan etkilenmesin diye onu bir yetimhaneye gönderiyorlar. Anne baba var ama çocuğa faydası yok. Carl Dedloid 12 yaşına geldiğinde o yetimhane de bir gece yarısı arkadaşları uyurken yetimhanenin birinci katında bulunan yatakhanesinde 12 yaşında ki Carl Dedloid çarşafları birbirine bağlıyor kaçacak.

    Birbirine düğümlediği çarşafları pencereden aşağıya sarkıtıyor ve kaçıyor. 12 yaşında Carl Dedloid Almanya’yı terk ediyor. Hamburg’a geliyor Hamburg bir liman kenti ve dünyanın her yerine gemiler kalkmaktadır. 12 yaşında ki çocuk Carl Dedloid bir gemide miço olarak iş buluyor. Bilirsiniz gemide çalışan çocuklara miço derler . Almanya dan da ayrılıyor. Carl Dedloid in çalıştığı gemi 3 3,5 ay Akdeniz limanlarında mekik dokuyor Akdeniz limanlarında ticaret yapıyor. Ve bir bahar sabahı o gemi Marmara denizinden İstanbul boğazına giriş yapıyor. Gemi İstanbul’a gelince Carl Dedloid geminin güvertesinden denize atlıyor ve kaçıyor. Bu hep kaçıyor yetimhane Almanya gemi. Ve 12 yaşında ki o çocuk kız kulesine yüzüyor. Kız kulesi o yıllarda cüzzam hane olarak kullanılmaktadır. Bakın bizim tarihimizde Süheyl Ünver vardı Ordinaryus profesör Süheyl Ünver tıp tarihini araştıran çok değerli bir aydındı. Süheyl Ünver’in adı acaba televizyonda en son ne zaman duyuldu. Süheyl Ünver hocamız cüzzamhane nin İstanbul da Haydarpaşa numune hastanesinin yanında olduğunu ama Ankara asfaltı yapılırken yıkıldığını yazar. Doğru ama kız kulesi de 1800 lü yılların ilk yarısında cüzzam hane olarak kullanılıyordu. O yıllarda cüzzam bulaşıcı bir hastalık olarak bilindiği için aslında hiç öyle değil ama insanlık bunu çok geç öğrendi. Cüzzam hastalığına yakalanan hastalar yaşamdan tecrit edilmek üzere kız kulesine de bırakılıyordu. İşte gemiden kaçan o çocuk Carl Dedloid kız kulesine yüzüyor ve kayalıklardan kafasını kaldırıyor bir bakıyor bir sürü cüzzamlı hasta olamaz ben nereye geldim diyor. Almanlar çocuğu geri istiyor fakat o yıllarda hariciye nazırı Sadrazam Âli paşa duyduk ki bir alman gemisinden bir çocuk gemiden atlayıp kız kulesine yüzdü çabuk şunu bana bi getirin çocuğun derdi ne Almanlar istiyor ama belki gemide canına malına namusuna kasteden var bir çocuk neden kaçsın alman gemisinden bir getirin dinleyim. Âli paşa 6 yabancı dil bilmekte şair çok entellektüel bir insan. Karşısında 12 yaşında Alman bir çocuk soruyor ona ; ‘’Evladım anlat bakayım bana derdin ne.’’ Çocuk anlatıyor yaşadıklarını; ‘’Evde devamlı huzur yok anne baba sürekli kavga ediyor. Yetimhaneye verdiler orda da bana kötü davranıyorlardı. Gemide de bana kötü davranıyorlardı. Ben artık gitmiycem beni burda bırakın burada yaşamak istiyorum ne olursunuz’’ diyor. Âli paşa bakıyor karşısında çaresiz çok horlanan 12 yaşında ama yani görmediği acı eziyet kalmamış olan bir çocuk var peki diyor evladım peki tamam İstanbul da yaşayacaksın ama bana şunu söyle gemi Akdeniz'in bütün limanlarına uğradı neden orada kaçmadın da İstanbul da yaşamak istiyorsun bana onu söyle. 12 yaşında ki çocuk parmağıyla pencereyi gösteriyor diyor ki; ‘’Suyun içinde ki beyaz kule var ya işte ben onu çok sevdim.’’ Kız kulesi sanki Carl Dedloid’in denize düşmüş oyuncağı. Almanlar çocuğu geri istiyor onu bize verin. Âli paşa diyor ki vermem, nasıl vermessin o bir Alman vatandaşı bizim gemimizden kaçtı bizim çocuğumuz. Hayır diyor Âli paşa onu size vermem çünkü o benim artık oğlum nüfusuma aldım. 12 yaşında ki Carl Dedloid’in adı artık İstanbul’da yaşamaya başladığı ilk günden beri Mehmet Ali olarak değiştirilir. Ali paşa der ki ona ; ‘’ Evladım o ki burada yaşayacaksın bize benzemelisin bizim gibi olmalısın senin adın bundan sonra Mehmet Ali olsun.’’ Mehmet Ali iyi bir eğitim alması için askeri okula gönderilir. Teğmen olur derken kırım harbinde Sultan Abdülmecit dönemin de biz Mehmet Ali’yi paşa olarak görürüz. O artık sığındığı ülkenin bir paşasıdır Mehmet Ali paşa. Tarih 1878 Berlin Antlaşması o ünlü Berlin Antlaşmasında bizi temsil eden paşalardan biri işte 12 yaşında kız kulesine yüzen bu çocuk Carl Dedloid bizde ki adıyla Mehmet Ali paşa. Düşünsenize bu şu demek yıllar yıllar sonra Carl Dedloid 12 yaşında ki o çocuk kaçtığı ülkeye geri dönüyor ama sığındığı ülkenin bir paşası olarak. Berlin’deyken Mehmet Ali paşa heyette ki diğer arkadaşlarıyla otururken kaldıkları otelin lobisinde diyor ki; ‘’Ya arkadaşlar biliyorsunuz ben buralıyım burada doğdum Brandenburg yakın bir daha buralara gelmek nasip ve kısmet olmayabilir. Aynen bunu söylüyor nasip ve kısmet olmayabilir bizden oldu ya Brandenburg’a gideyim son kez şu doğduğum yeri bir ziyaret edeyim.’’ Brandenburg da bu duyuluyor Osmanlı paşası burdan gitmiş yetimhaneyi ziyaret edecek. Yetimhane sabunlu sularla yıkanıyor kapıda herkes bekliyor Osmanlı paşası burada okumuş buradan gitmiş. Bir at arabası duruyor kapının önünde kapı açılıyor at arabasından yakışıklı bir Osmanlı paşası iniyor Mehmet Ali paşa apoletler sırmalar göğsünde madalyalar. Yetimhanenin kapısından içeriye giriyor. Bir ağacın karşısında öylece kalıyor. ‘’Şu dalda bir salıncak vardı.’’ Bakıyor bahçede havuz havuz da pis bir su ‘’şu havuzun suyunda az kurbağanın canını yakmamıştık.’’ Ne paşası yeniden çocukluğuna dönüyor. Bütün okulu geziyor okulun defterini getiriyorlar önüne oraya bir şiir yazıyor Mehmet Ali paşa şiir de yazıyordu bir şiirini bırakıyor oraya. Ve birinci kata çıkıyor yatakhane bölümüne bir gece bütün arkadaşları uyurken çarşafları usulca birbirine düğümleyip kaçtığı pencerede Carl Dedloid in yüzü yeniden beliriyor yıllar yıllar sonra ama bu sefer bir Osmanlı paşasıdır o. Bakın pencere aynı pencere öyle bakıyor aşağıya ‘’O kadar da yüksek değilmiş ha ben o gün kaçarken çok korkmuştum.’’ Diyo kendi kendine. Çekiliyor ve pencere orada kalıyor. Bir insan hayatından geriye zaten ya bir pencere kalır ya bir kapı ama genellikle duvar. Ve Mehmet Ali paşa sığındığı ülkeye Osmanlıya İstanbul'a geri dönerken Arnavutluk da linç ediliyor param parça ediliyor öldürülüyor. Neden Berlin Antlaşmasını hatırlarsınız hani Osmanlı sınırları içerisinde yaşayan hiç sevmediğim bir kelime hiç sevmem Azınlık insanın azınlığı olur mu insan insandır. İlk kez yasal haklar tanınıyor ya hani o da Almanya kökenli ya sizi kefereye bu sattı diye hedef gösteriliyor ve öldürülüyor bir daha da kız kulesini hiç göremiyor. İşte bu 12 yaşında kız kulesine yüzen bir çocuğun öyküsü. O arada tabi Mehmet Ali paşa İstanbul da evlenmiş ve 4 kızı olmuştur. İşte bu 4 kız çocuğundan biri Leyla Hanım. Leyla Hanım da zaman içerisinde evleniyor onun da bir kızı oluyor Mehmet Ali Paşanın torunu Celile Hanım. Celile Hanım da zaman içerisinde evleniyor ve onun da bir oğlu oluyor. Celile Hanımında bir oğlu dünyaya geliyor ve bu çocuk Türkçe ye birbirinden güzel şiirler kazandıracak olan hepimizin tanıdığı.
    NAZIM HİKMET oluyor.
    Nazım Hikmet kimdir nedir neler biliyoruz onun hakkında bir çok şekilde tanıyabiliriz Nazım Hikmet’i ama hiç bilinmeyen Nazım öyküleriyle tanıyalım.
    Nazım Hikmet’i genelde mahkemelerde görürüz pek çok kez yargılandı Nazım Hikmet. Bunlardan biri 1938 yılında ki yargılanmasıdır o çok önemli çünkü orduyu isyana teşvik suçuyla yargılanmıştır. Bu çok ağır bir suçlama yıl 1938 Nazım neden orduyu isyana teşvik suçuyla yargılanıyor. O dönemi görmeliyiz 2. Dünya savaşı başlamak üzere Hitler 1933 yılında Almanya’da iktidara gelmiş İtalya da bir başka diktatör Mussolini Dünyayı kan denizine çevirecekler. Ve Nazım Hikmet o yıllar da bütün bu tehlikeyi ortaya koyan insanlığı uyaran Alman faşizmi adı altında bir kitap yayınlamıştır. Ve o yıllarda bizi Almanya’nın yanında savaşa çekmek isteyenler var aramızda hani bizim geleneksel Alman mandacılığı sevdamız var ya Hitler de güçlü ya yeniden o saltanat yıllarına geri dönebilmemiz için Almanya’nın yanında yer almalıyız diyenler var. Eee Nazım Hikmet sert muhalefet yapıyor. Dışarıda olmamalı Nazım içeri atılmalı ve 1938 Atatürk de ölüm döşeğinde iyi fırsat. Nazım Hikmet orduyu isyana teşfik suçuyla yargılandığı o davada o süreçte Atatürk’e bir mektup yazmıştır. Sana ve devrimlerine bağlıyım diye orduyu isyana teşfik etmedim diye bunu biliyor muydunuz. Tabi çünkü kuvayi milliye destanı bu toprakların özgürleşmesinin sömürgeciliğe karşı duruşunun en güzel şiirini kitabını yazan yegane edebiyatçı kimdir Nzım Hikmet dir. Ama plan belli 2. Dünya savaşı başlamak üzere biz Almanya’nın yanında savaşa girmeliyiz Nazım sert muhalefet yapıyor kitabı da yazdı zaten Atatürk de ölüyor tamam alın içeri. O mahkemede Nazım Hikmet’i suçlu bulan 5 hakimden 4’ü hukuk eğitimi almamıştır bunu biliyormuydunuz. Ve Mehmet Ali Sebük Nazım Hikmetin avukatı ki Mehmet Ali Sebük çok değerli bir hukukçumuzdur Cumhuriyet tarihimizde Adnan Menderesinde avukatlığını yapacaktır. Nazımın davasında bir sürü adli hata tespit etmiştir. Suçlama şu Beyoğlun da bir sinema çıkışında Ömer Deniz adında bir askeri öğrenci Nazım Hikmet’e bir dosya uzatır der ki; ‘’Efendim ben de şiir yazıyorum şiirlerimi okur musunuz.’’ Suç mu? Ne suçu Nazım Hikmet’in şiirleri ders kitaplarında ne suçu ama plan belli orduyu isyana teşvik edecek bu çocuğu ayartıyor. Nazım Hikmet savunmasında özetle demiştir ki; ‘’Benim de bir neferi olduğum bu ordumuz çünkü deniz subayı idi Nazım hastalandığı için çürüğe çıkarıldı. Kendisini bu çocukla isyana teşvik ettireceğime inanıyorsa buna gerçekten inanıyorsa bu doğrudur.’’ Hadi Nazım o dava da baya ceza aldı 12 yıl hapis yattı bunu bulabilirsiniz kitaplar da ama Ömer Deniz’e ne oldu. Haksızlığa uğrayan sadece Nazım Hikmet değil ki bir de Ömer Deniz var. Ömer Deniz 6 yıl hapis yattı serbest kaldı sevdiği mesleğine orduya yeniden başvurdu dediler ki ‘’Evlat kusura bakma seni alamayız yasalar uygun değil.’’ Bundan sonra hukuk eğitimi alacağım siz göreceksiniz haksızlıklarla mücadele edeceğim. Ve Ömer Deniz boş yere hapis yattığı onca yılın ardına serbest kalınca İstanbul üniversitesi hukuk fakültesini koydu. Hukuk eğitimi almaya başladı ama Ömer Deniz çalışmak zorunda Fatih’de hırkaişerif caddesinde bir oyuncakçı dükkanı açtı. Bu dükkanın arkasındaki atölye de tahta oyuncalar yapıyor oyuncakları satıyor kazandığı parayla da hukuk okuyor. Ömer Deniz o dükkanın arkasında ki atölye de bir gün çalışırken büyük olasılıkla hapishane günlerinde öğrenmiştir tahtayla oyuncak yapmayı hani mahkumlar marangozluk eğitimi alırlar ya hapishane de tahta oyuncaklar yaparken kapıdan içeri şöyle 7-8 yaşlarında cılız çelimsiz bir çocuk giriyor. Diyor ki; ‘’Ömer abi bende burada çalışabilir miyim.’’ Çocuğa evet diyemez çünkü aldığı para kendisine yetmiyor, hayır da diyemez çocuğun kalbi kırılır. Oğlum sende bin tekneye gel ve o çocuk okuldan arta kalan zamanlarında Ömer Denizin yanında onun yaptığı tahta oyuncakları boyuyor. Haftalar böyle akıp gidiyor bir gün çocuk diyor ki; ‘’Ömer abi biliyor musun benim hiç oyuncağım yok.’’ Tabi ya nasıl düşünemedim oysa çocuğum elinden fatih semtinin bütün oyuncakları geçiyor ama onun bir oyuncağı yok nasıl düşünemedim. Evlat yarın sabah okula gitmeden bana gel bu gece bu atölye de senin oyuncaklarını yapacağım. Çocuk o gece heyecandan uyuyamıyor nasıl uyur ki oyuncakları yapılıyor. Sabah güneş doğmadan erkenden fırlıyor evinden elinde okul çantası Ömer Denizin dükkanına gidiyor. Bakıyor Ömer Deniz dükkanın arkasında ki o atölye de başını masaya koymuş uyuyor. Masa da tahta oyuncaklar, hukuk kitapları ve çürütülmüş bir beden 6 yıl hapiste yatmış neden Nazıma şiirlerini okuttu diye. Ömer abi.. Ömer abii.. Geldin mi evlat.. Evet.. Oyuncaklarını istiyorsun değil mi.. Evet.. Evlat kusura bakma bütün gece ders çalıştım yapamadım.. Çocuk üzülür başını önüne eğer.. Dur şaka şaka yaptım bak bunlar senin artık seninde oyuncakların var.. Çocuk bir bakar kuklalar iplerle kolları başları ayakları oynayan kuklalar yapmış çocuk yaşasın diyor kuklaları kucağına alıyor çıkıyor hırkaişerif ilkokulun da okumaktadır. Köşede bekliyor arkadaşlarının gelmesini arkadaşları gelmeye başlayınca onları ayartıyor. Gel gel bak ben de ne var.. gel sende gel bak.. gel gel.. 5-6 arkadaşıyla o gün okulu kırıyor terk edilmiş bir evin yıkık virane bir evin odasında okuldan kaçtığı arkadaşlarıyla o çocuk Ömer Denizin yapmış olduğu ilk oyuncaklarıyla ilk gösterisini yapıyor o çocuk bugün hala oynuyor...
    MÜJDAT GEZEN...
  • " Celal Bayar, 27 Mayıs Darbe'sinden sonra müebbet hapis cezası aldığı Kayseri Cezaevi 'nde, günlüğüne 1 Ağustos 1962 günü şöyle yazar:

    “Dreyfus davasını tetkik için kitap ısmarladım. İftira ve mahkeme yönünden bizimkine çok benzemektedir. Fransız milleti bu adaletsizliği tamir etmiştir... Bizde bir Zola, bir Clemenceau çıkmamıştır...”

    Kızı Nilüfer Hanım’ın getirdiği Fransızca kitabı aynı hapishanede hükümlü Bahadır Dülger tercüme etmiş, 1964 yılında yayınlamıştır."


    Yaptığım sahaf gezilerinden birisinde karşıma çıkan ve İnci Hocam'ın  #26288886 incelemesinden  aşina olup, tereddütsüz aldığım bu kitabın serüveni ülkemizde böyle başlamış, aynı zamanda Dreyfus Olayı ile ilgili basılan tahmini ilk kitapmış.

    Fransız İhtilali'nden yaklaşık yüz yıl sonra Fransız Ordusu'nda yüzbaşı olan Alfred Dreyfus, hiçbir ilgisinin olmadığı bir casusluk davasında uydurma delil ve varsayımlarla suçlanır. Masum olduğu ihtimali gündeme getirildiğinde ise bazı siyasiler ve ordudaki kilit isimler  tarafından, sahte deliller, yalancı şahitler ve tirajı yüksek bazı gazetelerin Yahudi karşıtlığından beslenerek yaptığı nefret dolu haberlerle konu hep kapatılmaya, susturulmaya ve unutturulmaya çalışılır.   
    O süreçte Le Figaro Gazetesi' nde makaleler yazan " Siyasi bir kişilikten ziyade, çalışma odasının sükunetli havası içinde roman yazan, insanları ve insanların psikolojik meselelerini tahlil eden sakin bir adam ", Emile Zola,  gazetesinde çıkan haberler üzerine bu davayla tanışır ve asla peşini bırakmaz .Cumhurbaşkanı'na yazdığı "İtham Ediyorum" adlı manifestosunun afişleri  Fransa duvarlarına asılır. Cesurca "Hakikat yürümektedir, onu kimse durduramaz "der. Önce gazeteden kovulur , sonra yurtdışına kaçar hatta bu mesele onun hayatına mal olur.
    1902 yılında her ne kadar ölümü baca tıkanıklığı kaynaklı karbonmonoksit zehirlenmesi olarak kayıtlara geçse de, yaklaşık 20 yıl sonra bir Baca Temizleyicisi, kendisinin yıllar önce o bacayı tıkamak ve sonrasında tekrar temizlemek için bir iş aldığından bahseder...

    Dreyfus Davası Emile Zola ile anılsa  da meseleyi ona kadar  getiren ve sonrasında da hiçbir zaman işin peşini bırakmayan avukatlar ,Dreyfus'un ailesi ve Zola' ya destek veren Marcel Proust , Anatol France gibi yazarlar da vardır. Kitapta uzun ve zorlu dava süreci işlenirken gazete yazılarının yanında bu kişilerin ve  Dreyfus'un anı ve günlüklerinden kesitler sunuluyor.

    Dreyfus Meselesi bizlere ideolojimiz, zihniyetimiz, ırkımız ve inancımız ne olursa olsun, vicdanlarımıza "Ya Masumsa?" sorusunu sordurmaya zorluyor. Güçlü ve yaygın olan görüşün akıntısına kapılmadan, cesur ve adalet peşinde olunabileceğine inandırıyor, yazarın deyimiyle "adalet duygularımızı okşuyor".

    Kitabın verdiği en anlamlı ders ise konuyla ilgili bir Ted konuşmasında karşılaştığım Küçük Prens'ten alıntılanmış şu cümle:

    "İnsanlara gemi yaptırmanın yolu, onlara marangozluk öğretip görev ve programlar vermek değil, engin denizlerin özlemini aşılamaktır."


    İşte bu kitap yok sayılan, unutturulan Dreyfuslar'ın varlığını gösterip, adalet özlemini iliklerimize kadar hissettiriyor. Kitap bittiğinde Zola ve ona destek veren diğer aydınların, kendi hayatlarını ve kariyerlerini kaybetme pahasına anlattığı, " Tek bir insana yapılmış hukuksuz muamele, herkesin özgürlüğüne yapılmış bir tehdittir" sözünü idrak ediyor; içimizdeki ümitsizliği ,dolmuş gözlerimizden akan birkaç damlaya yükleyip uzaklaştırarak yarınlara daha güven dolu bakabiliyoruz.
    "Adalet insanlara karşı duyulan aşktan başka birşey değildir." demiş ya Çiçeron, hissedebilince gerçekten öyleymiş...

    Ülke olarak hepimizin böyle bir farkındalığa ihtiyacı olduğundan, kitabı en kısa zamanda okumanızı ve okutmanızı tavsiye ederim. Hakikate adanmış bu ömürlere en büyük saygıyı ve teşekkürü, içimizdeki adalet özleminin sönmesine izin vermeyerek, eğitim yuvalarında bu farkındalıkta bireyler yetiştirerek, tvlerimizde dizileri biraz öteleyip total izleyiciyi hedef alıp bu konuda belgeseller veya kamu spotları koyarak, radyolarda sesli tiyatrolar şeklinde dava sürecini anlatarak.. vs  onların yaktığı meşalelenin sönmesine izin vermeden titizce taşıyarak gösterebiliriz.
    Fazla mı ütopik geldi bu söylediklerim? O zaman bu kitabın tam okunma mevsimi gelmiştir işte.

    Bu kitap 1966 basım olduğundan ve basımı tükendiğinden  bulmanız zor olabilir. İçerik olarak
    Dreyfus Olayı ile aynılar sanırım.
    Emile Zola'nin "İtham ediyorum" konulu mektubunun tamamı ise:
    Suçluyorum

    Ted konuşmasının tamamı için: (spoiler içerir)
    https://www.ted.com/...ng/transcript#t-9386

    Okuduğunuz için teşekkür ederim. İyi okumalar. :)