İnsanı sadece biyolojik bir varlık olarak göremediğimiz, onun varoluşuna çeşitli yüce anlamlar yüklediğimiz için, gövdeden akan kanın, can denilen şeyi çekip almasını, dolayısıyla o kişinin ‘ölmüş’ olmasını bir türlü kavrayamadığımızı düşünüyorum. Hayvanlar ölümü anlıyor ama insanlar anlayamıyor. Can denen şey, her türlü yaralanmaya, berelenmeye açık haldeki insan bedeninden bir saniyede çıkıp gidiveriyor ve insanlar bunun sonucunda aklını kaçıracak kadar sarsılıyorlar. ‘Tanrım, daha bir iki saat önce nasıl canlıydı, nasıl da kahkahalar atıyordu, şimdi nasıl yok olabilir’ diye tekrarlayıp duruyorlar. İnsanın algılama gücünü zorlayan bir durum bu. Hayatımıza, varoluşumuza yüklediğimiz hiçbir kavramla bağdaşmıyor. Sahiden her şey saçma mı, hayatın bir anlamı yok mu? Bence öyle! Yok, hiçbir şey yok. İnsanın biyolojik fonksiyonlarına aşırı bir anlam yükleme çabası içindeyiz. Çünkü hiçlik zor geliyor.
"insan suçlamak istedikten sonra her şeyi suçlayabilir. şartları suçlar, kaderi suçlar, yaptıkları için kendisini, yapamadıkları için karşıdakini ve bu kompozisyonu dizayn ettiği için tanrı'yı. tatlı ama zararlı bir alışkanlıktır suçlamak, bir kez başlandı mı önü alınamayan.
bizim hikâyemizin ilk çeyreği, onu suçlayıp durmamla geçti. durup durup neden diye soruyordum kendime. neden? beni neden sevmiyor? sevmiyor madem, neden çekip gitmiyor? bütün bu bir araya gelememeler yan yana olamamalar neden? kafamın içinde milyon tane nedenle, çok geceyi sabah ettim gözümü bile yummadan…
derken, onun bu halini kabullenip, zehirli “neden” sorularını kendime yöneltmeye başladım. sen neden bırakıp gitmiyorsun peki? değer mi bütün bunlara? neydi ki onda olup da başka hiç kimsede bulamadığın, seni görünmez zincirlerle kendine bağlayan şey? en az birinci çeyrektekiler kadar yıpratıcı bir sürü “neden namlusu"nu dayayıp kafama, elimde şarap şişesi, çok sabahladım kenar mahalle parklarında, hiçbirinizin haberi olmadan…
sonra ikimizle de uğraşmaktan yorulup, kadere yönelttim bütün öfkemi. cevapsız "neden"lerimi bira kutularına sokuşturup gökyüzüne fırlattım aylar boyunca. küstüm, sitem ettim, küfrettim gecelerce.
ve en nihayetinde taşlar yerine oturdu. nihilizmle peşimizden devşirme bir kolaj yapıp kendime, suçlamayı da bıraktım, nedenler sıralamayı da. bütün çaresizliğimle tevekkülün şeffaf ve muğlak kollarına bıraktım kendimi. böyle olması gerekiyormuş demek ki dedim. insan, götünü de yırtsa değiştiremeyeceği şeyleri değiştiremiyormuş dedim. yine çok ağladım. yine çok içtim. hiç beddua etmedim. sabır dedim. sabrettim…
bir gün bütün bunlar bitecek elbet. öyle veya böyle. bitecek.