falih rıfkı atay’ın kaleminden dökülen “zeytindağı”, yalnızca bir hatırat yahut bir harp anlatısı değildir; o, çöle gömülmüş yüz binlerce isimsiz insanın suskun mezar taşları arasında yankılanan büyük bir medeniyet ağıtıdır. kitabın her satırında, güneşin altında kavrulan yalnız bedenler değil; aynı zamanda inancı, sadakati ve kudreti çatırdayan bir imparatorluğun ruhu yürür. insan okudukça bir devrin nasıl sessizce çürüdüğünü, ihtişamla yükselen yapıların nasıl içeriden çökerek kumlara karıştığını bütün dehşetiyle hisseder. çünkü burada anlatılan şey yalnız mağlubiyet değildir; burada anlatılan, kendi yükünün altında ezilen bir tarihin iç çekişidir.
atay’ın dili gösterişsiz görünmesine rağmen derinlerde insanın vicdanını kanatan bir keskinliğe sahiptir. cümleler süslü olmaktan ziyade hakikatin soğuk yüzünü taşır. öyle ki bazen bir asker nefesi kadar kısa bir ifade, sayfalarca tarih kitabının kuramayacağı ağırlığı okurun omuzlarına bırakır. hicaz çöllerinde kaybolan neferlerin ardından duyulan o tarifsiz keder, insanın içine ağır ağır çöker. mezarı olmayan ölülerin acısı, kitabın her bölümünde görünmez bir hayalet gibi dolaşır. çünkü çölde ölüm bile unutulmaya mahkûmdur; kum, insanı yalnız örter değil, onu tarihin hafızasından da siler.
eser boyunca yalnız savaşın cephedeki yüzünü değil, savaşın insan ruhunda açtığı çürümeyi de görürüz. bir tarafta açlıkla boğuşan askerler, tifüsle kırılan bedenler, susuzluktan çatlayan dudaklar; diğer tarafta ise makam odalarında alınan hoyrat kararlar vardır. falih rıfkı, devlet mekanizmasının hantallığını, emirlerin ardındaki körlüğü ve bürokrasinin insan hayatını hiçe sayan tarafını büyük bir sükûnetle anlatırken aslında okurun vicdanına sessiz bir mahkeme kurar. kitap boyunca insan kendine istemsizce şu soruları sorar: bir