9/10
·464 syf.··
Beğendi
·
2026 40. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 09 Haziran 2026 19:38
Sırf adım ana karakter diye aldığım bir seriydi. Kimine göre basit,kötü veya sıkıcı gelebilir ama benim için çok güzel bir kitaptı. Normalde kitaplarda cümlelerin üzerini çizmezdim ama bu kitapta çizdim. Bir keşke de ben eklemek istiyorum, keşke Defne ve Asırında mutlu bir sonu olsaydı
17 Numara - MatemFatma Şamata · Artemis Milenyum · 0980 okunma
Soygun, İskender Pala ve oğlu
Puan vermedi·224 syf.··
2026 18. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 05 Haziran 2026 18:56
​Her yılın ilk ayı mutlaka kitap çıkaran İskender Pala, bu yılın başında çıkarmayınca beni üzmüş ancak nisan ayında çıkardığı kitapla sevindirmişti. Katre-i Matem ile okumaya başladığım yazarın tüm roman, hikaye, deneme ve anılarını okudum. A-71 dışında da beğenmediğim (yarım bıraktığım bu kitaba tekrar şans vereceğim) bir kitabı olmadı. Hatta yemek kitabı çıkarsa onu da alır okurum. ​Ancak son yıllarda yazdığı kitaplarda farklı bir üslup dikkatimi çekiyordu; yazı dili ilk romanlarından daha farklıydı. Hatta Azdahak’ı ilk okumaya başladığım zaman, "İskender Pala yazmış olamaz bunu," demiştim çünkü onun kaleminden çok farklıydı. Azdahak’ı çok beğendim ama yine de farklı olan bir şeyler vardı. Sonra fark ettim ki kitabın iç kısmında, yazar bölümünde iki isim var: Biri İskender Pala, diğeri ise oğlu Alperen Ahmed Pala. ​Aynı durum Soygun kitabında da var. Kitabın kapağında ne kadar "İskender Pala" yazsa da içindeki yazar kısmında Alperen Ahmed Pala da yer alıyor. Soygun kitabını da beğendim ama bunu eski İskender Pala kitapları ile bir tutamıyorum. Ne kadar yazarı çok sevsem de farklı bir kalemin devreye girmesi, eski dilini yitirmesine sebep olmuş. Sanırım Katre-i Matem, Abum Rabum gibi romanların dilini ve üslubunu arıyorum. ​Soygun güzel bir kitap, kesinlikle okunmaya değer ama bir "eski İskender Pala" kitabı da değil.
Soygunİskender Pala · Kapı Yayınları · 20261,218 okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Puan vermedi·376 syf.··
2026 19. kitabı
Dostoyevski ölüler evi tanımlamasında bir cezaevinden bahseder. Belki herkesin içinden bir matem evi geçiyordur ama değil. Hemen hemen her yazarın bir sürgün hayatı olmuştur ( özellikle geçmiş zamanlarda)ve bu sürgün hayatını kaleme alırken sürgün demiştir veya benzer bir ifade kullanmıştır ama Dostoyevski kendi sürgün yıllarını “ ölüler evinden anılar” başlığıyla Aleksander Petroviç üzerinden anlatır. Yazar Sibirya’ya cezasını çekmek üzere cezaevine gönderilir. Cezaevinde bulunduğu süre içerisinde, farklı suçlarla ceza verilen onlarca kişiyle tanışır ve tanıştığı bu kişileri gözlemleyerek müthiş karakter analizleri yapmaktadır ve kişilerin işlediği suçları da anlatır. Analizleri yanında içerideki koşulları, dış dünyayı ve yalnızlık üzerinde çok güzel betimlemelerde bulunuyor. Yazar cezasını bitirir ve prangalarının çıkarılması esnasında şöyle diyor “ Zincirlerim düştü. Eğilip kaldırdım. Elime alıp son bir kez bakmak istiyordum. Daha biraz önce bunların ayaklarımda olduğuna şaşıyordum.” Prangalar üzerinde yıllarca kalıp, engellediği halde bu duruma alışmıştı çünkü kendisi şu ifadeyi öncesinde kullanmıştı “İnsan her şeye uyum sağlayabilen ilginç bir yaratıktır.” #sürgün
Ölüler Evinden AnılarFyodor Dostoyevski · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202518,6bin okunma
10/10
·80 syf.··
Beğendi
·
2022 43. kitabı
·
3 saatte okudu
·
Okunma: 05 Aralık 2022 16:03
Renkler ölür mü? Ölür..! Gecenin karanlığında matem demlemiş. Sepehri. Denizin sudan değil sesten olduğunu görmüş. İnsanın etten değil düşünceden sabrettiğini düşünmüş ve kendini karanlığın içine gömmüş... Çağdaş İran şairlerinden biri olan Sohrab Sepehri, İran'da, ölçü ya da ritme bağlı olmayan "Yeni Şiir" akımının beş önemli temsilcisinden biridir.
Rengin ÖlümüSohrab Sepehri · Damevend Yayınları · 2020220 okunma
Puan vermedi·575 syf.··
Beğendi
·
2026 50. kitabı
·
12 günde okudu
·
Okunma: 16 Mayıs 2026 16:46
Selam. Bu ayın bir diğer okuduğum kitabı Mithat Cemal Kuntay'ın “Üç İstanbul” adlı romanı oldu. Üç İstanbul dönemini muharrir Adnan'ın gözünden işleyen eserde; İstibdat Dönemi İstanbul; II. Abdülhamit'in 30 yıllık monarşi ve baskı yönetimini eleştiren, yeren tutumlarıyla sert bir mizaçla giriş yapıyor yazar. Meşrutiyet Dönemi İstanbul; ise iktidara sahip olanların çıkarlarına göre hareket ettiği Abdülhamit'i geride bırakmayacak kadar ileri gidenler... İşgal Dönemi İstanbul; bütün sefalet ve kötü şöhretiyle, ülkenin işgaliyle taraf değiştiren büyük "kıdemli" şahsiyetlerin ortalığı karıştırması... Tüm bu zamanlarda Muharrir Adnan bizim baş karakterimiz ve yaşadığı sefil hayatını, aç gözlü ve hırslı halleriyle bir dolu sövdüğüm ve her defasında daha ne kadar ileri gidebilir dediğim hayretle okuduğum bir antikahraman statüsüne koyduğum sinir bozucu bir karakterdi. Gizli-açık ilişkileriyle sözde "namus"lu Adnan'ın hem kendi hayatını mahvedişini hem münasebette bulunduğu tüm kadınların mahvına şahit oluyoruz. Hayli tahmin etmediğim bir hikâyenin ve anlatımın içinde bulunmak ilk elden şaşırttı ama sonrasında coşkun anlatımı ile cezbetti. Akıcı olması ise büyük bir artı özelliklerden. #kitapalıntıları ... biliyordu ki dalkavukluğun en muvaffakıyetlisi insanın gıyabında yapılanıdır. Fıkaralık gibi matem de herkesi birbirine müsavi yapardı.
Edebiyat - Roman - Tarih
Üç İstanbulMithat Cemal Kuntay · Oğlak Yayıncılık · 20203,370 okunma
8/10
falih rıfkı atay’ın kaleminden dökülen “zeytindağı”, yalnızca bir hatırat yahut bir harp anlatısı değildir; o, çöle gömülmüş yüz binlerce isimsiz insanın suskun mezar taşları arasında yankılanan büyük bir medeniyet ağıtıdır. kitabın her satırında, güneşin altında kavrulan yalnız bedenler değil; aynı zamanda inancı, sadakati ve kudreti çatırdayan bir imparatorluğun ruhu yürür. insan okudukça bir devrin nasıl sessizce çürüdüğünü, ihtişamla yükselen yapıların nasıl içeriden çökerek kumlara karıştığını bütün dehşetiyle hisseder. çünkü burada anlatılan şey yalnız mağlubiyet değildir; burada anlatılan, kendi yükünün altında ezilen bir tarihin iç çekişidir. atay’ın dili gösterişsiz görünmesine rağmen derinlerde insanın vicdanını kanatan bir keskinliğe sahiptir. cümleler süslü olmaktan ziyade hakikatin soğuk yüzünü taşır. öyle ki bazen bir asker nefesi kadar kısa bir ifade, sayfalarca tarih kitabının kuramayacağı ağırlığı okurun omuzlarına bırakır. hicaz çöllerinde kaybolan neferlerin ardından duyulan o tarifsiz keder, insanın içine ağır ağır çöker. mezarı olmayan ölülerin acısı, kitabın her bölümünde görünmez bir hayalet gibi dolaşır. çünkü çölde ölüm bile unutulmaya mahkûmdur; kum, insanı yalnız örter değil, onu tarihin hafızasından da siler. eser boyunca yalnız savaşın cephedeki yüzünü değil, savaşın insan ruhunda açtığı çürümeyi de görürüz. bir tarafta açlıkla boğuşan askerler, tifüsle kırılan bedenler, susuzluktan çatlayan dudaklar; diğer tarafta ise makam odalarında alınan hoyrat kararlar vardır. falih rıfkı, devlet mekanizmasının hantallığını, emirlerin ardındaki körlüğü ve bürokrasinin insan hayatını hiçe sayan tarafını büyük bir sükûnetle anlatırken aslında okurun vicdanına sessiz bir mahkeme kurar. kitap boyunca insan kendine istemsizce şu soruları sorar: bir
ZeytindağıFalih Rıfkı Atay · Pozitif Yayınları · 201114,8bin okunma