• 255 syf.
    ·8/10
    Fen lisesi mezunu değilseniz, atomlara ve uzaya ilginiz yoksa. Bu konular ile ilgili belgesel falan izlemiyorsaniz okumayın !! Ama atom ve uzay konulari hakkında ilginiz ve bilginiz varsa okuyabilirsiniz. Çünkü kuramlari ve terimleri anlamaniz lazim, ve ilginizi kaybetmemeniz lazim.
  • 240 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Herkese Merhaba....
    Bu gün sizlere Kore'deki Ayak İzleri kitabı ile geldim. Her zaman söylediğim gibi naif olan eserlerin yeri bende ayrıdır. Kitabın içerisinde altı çizilecek birçok cümle vardı . Anlatılan aşk hikayesi kadar dostluk hikayesi de beni derinden etkiledi. Gerek konusu gerekse yazarın kalemi ile ortaya çok güzel bir kurgu çıkmış . Okurken gözyaşlarımı tutamadığım bu eseri hepinize tavsiye ediyorum.
    Gelelim konusuna;
    ''Julide hayata gözlerini açarken annesini kaybetmiş genç yaşında da akciğer kanserine yakalanmıştır. Hayata olan inancı sayesinde akciğer kanserini yenmiş yıllarca tek hayali olan Kore için para biriktirmeye başlamıştır. Yaşadığı her zorlukta yanında olan kız kardeşi gibi gördüğü Hayat ile Kore'ye gitmek için sabırsızlanmaktadır. Gereken parayı biriktirdiğinde babası ve abisinden ayrılmak ne kadar zor gelsede on iki günlük bir Kore tatiline gitmek için artık hazırdır. Kore'ye gittiğinde ise hiç beklemediği ağrılar ile baş başa kalır. Sizce Julide neler yaşayacak ? Bu ağrıların sebebi ne? Kore'de onu neler bekliyor? Peki ya Aşk? Öğrenmek isteyenlere keyifli okumalar dilerim.
  • 264 syf.
    ·6 günde·6/10
    Stephen Hawking'in kaleme aldığı kırk dile çevrilen ve dünya üzerinde en çok satan fizik kitabı ünvanını taşıyor.
    Kitabın bölümleri şöyle;
    1.Evren Resmimiz
    2. Uzay ve Zaman
    3. Genişleyen Evren
    4. Belirsizlik İlkesi
    5. Temel parçacıklar ve Doğanın Kuvvetleri
    6. Kara Delikler
    7. Kara Delikler O Kadar da Kara Değil
    8. Evrenin Başlangıcı ve Kaderi
    9. Zaman Oku
    10. Solucan Delikleri ve Zamanda Yolculuk
    11. Fiziğin Birleşmesi
    Ve 2016 Baskısıyla son eklemeler yer almakta.

    Kitaba başlayanların bir çoğu yarım bırakmış banada gayet ağır ve konu bütünlüklerinden sebep yorucu geldi. Fazlasıyla terim ve formül mevcut yani öyle makale gibi bir çırpıda okunacak bir kitap değil ama merak ediyorsanız konulara ilginiz varsa kesinlikle en azından göz atmalısınız. Bir çok okur kitabın abartılmış olduğunu düşünüyor bana soracak olursanız bu konuda çok arada kaldım. Çünkü eser ünlü bir fizikçi den çıkma ve farklı bir dünya her ne olursa olsun. Diğer tüm bilim üstadlarıyla beraber bilime katkılarından dolayı çok teşekkür ediyorum. Öyle yada böyle bana başka olan bir dünyayı bambaşka hissetmeme sebep oldu. Son önerim kitabı elinize alacağınız zamanı iyi belirlemeniz ve sabırlı olmanız. Sonunda küçük bir bilim sözlüğüde yer almakta.
  • ...
    Ülker sana parıldasın ninni,
    O Tala'in çırağıdır ninni,
    Altay seni kutlulasın ninni,
    Bu Türklüğün Tur Dağıdır ninni.
    ...
    Pak sütümü em, arslan ol ninni,
    Işıklar sönsün, bağrım sana ninni,
    Kurtarıcı kahraman ol ninni,
    Ömür versin Tanrım sana ninni.
  • 272 syf.
    ·12 günde·Beğendi·9/10
    Orhan gidiyor
    Elleri dost ellerinde
    Kollar havaya kalkık
    Yumruklar sıkılı

    Orhan gidiyor
    Aydın gerçekçiliğiyle
    «Yaşayın, yaşayın» diyerek
    «Ama eğilmeden…»

    Sabri Soran

    Mehmet Raşit Öğütçü’yü – ya da bilinen adıyla Orhan Kemal’i – çoğunuz tanırsınız. Murtaza’yı, Bereketli Topraklar Üzerinde’yi ya da Eskici ve Oğulları’nı elbette duymuşsunuzdur. Fakat şöyle bir baktığımızda okunma sayısı olarak oldukça düşük olduğunu görüyoruz. Ben bu incelemeyi yazdığım sırada Orhan Kemal’in 22,2 bin okunması gözüküyor. 28 romanı, 19 öykü kitabı olan bir yazarın bu kadar düşük bir okunma sayısı olması kabul edilemez. Hikmet Anıl Öztekin denilen zâtın 26,6 bin, Beyza Alkoç denilen Wattpad yazarının 27,6 bin okunmasının olduğu yerde Orhan Kemal’in 22,2 bin okunmasının olmaması gerekir. Peki bu kadar az okunması onun değerini düşürür mü? Tabii ki düşürmez. Orhan Kemal öyle alelade bir yazar değildir. Orhan Kemal toplumu yazar, çırçır katibini, yoğurtçunun kızını, küçük memur ve işçileri, yoksulları, evsizleri yazar. Hepsine ayrı sevgiyle bakar. Onların zor yaşantısını anlatırken onlarla alay etmez, aksine onları kucaklar. Toplumu kucaklar. Peki toplumun gelişmesi için bu kadar umut besleyen, toplumcu bir yazarın bu kadar az okunması yine toplumun suçu değil midir? Bizleri bu kadar yakından anlatan bir insana sahip çıkmamız, onu sahiplenmemiz gerekmez mi? Peki biz niye hâlâ saçma sapan yazarları yüceltip, gerçek değerleri hak edenlere gereken değeri vermiyoruz?

    Orhan Kemal nasıl zorluklar yaşamıştır? Öyle alelade herkesin yazabileceği gibi görülen –ama asla taklit edilemeyen- romanlarını yazarken nelerle uğraşmıştır? Kendi kaleminden okuyalım:
    “... Bu satırları sabahın beşinde, buz gibi odamda yazıyorum. Ne odun, ne kömür, ne de hemen odun kömür alacak para var.. Borç, borç, borç.. Tek iş yok. Ne film senaryosu, ne de roman teklifi.. Bu hiç de layık olmadığım yoksul hayata ne zamana kadar, niçin tahammül edeceğimi bilmiyorum. Gelecek günler hiç de ümit verici değil..”

    Bu satırları 11 Mart 1963’te yazıyor, yani hemen hemen en iyi romanlarının çoğunu yayımlamış ve ölümünden 7 yıl önce. 49 yaşında. Toplumcu bir yazarımızın 49 yaşında böyle zor bir hayat yaşaması ne kadar üzücü değil mi? Şu satırları ne zaman okusam boğazım düğümleniyor. Belki ilerde düzelir diye düşünüyoruz ama bakın 7 Ağustos tarihli mektubunda ne demiş:
    “…İki buzdolabı alıp yarı fiyatlarına satarak dört aylık ev kirası borcumla, uçan kuşlara olan borçlarımı temizledim. Yani yüzde yüz faizle borçlanıp, bütün borçlarımı koordine ettim gibi bir şey... Ne sinema, ne de gazetelerde roman üzerine iş. Durum bombok. Türkiye'den hicreti bile düşünüyorum. Dünyanın hiçbir tutunmuş romancısı, dünyanın hiçbir yerinde bu vaziyete düşmez. Düşerse hapse düşer, yoksa işsiz kalmaz, bırakılmaz...”

    Böyle bir romancının, kariyerinin en yüksek olduğu dönemde böylesine açlık çekmesini hangi kelime tanımlayabilir ki? Böyle bir romancıyı işsiz bırakmaya hangi tanım yakışır? Dediğim gibi gerektiği değeri görmemesi onun değerini düşürmez, toplumun bilinçsizliğini gösterir. Hemingway bir yandan çok rahat bir hayat sürerken Orhan Kemal’in böylesine bir zorluk çekmesi koyuyor…
    “Orhan Kemal, Türkiye'nin değil de başka bir ülkenin romancısı, hikayecisi olsaydı, böyle mi olurdu bugün? Hemingway, bir konuşmasında, yazdığı bir uzun hikayesinden sağladığıyla üç yıl rahat rahat yaşadığını, bunun yanı sıra da Afrika'ya arslan avına gittiğini belirtiyordu. Orhan Kemal, Hemingway'dan daha mı az ulusaldır, daha mı az gerçekçidir? Hayır, hiçbiri değil. Orhan Kemal'in tek kusuru, yazdıklarını geçerli bir dille yazmamasındadır bir; romanlarında, hikayelerinde «Büyük Düşünür» yutturmacılığına, öylesi görkemli budalalıklara sapmamasındandır, iki.”(Tarık
    Dursun/Milliyet Gazetesi, 9.9. 1969)

    Size bir de Bereketli Topraklar Üzerinde’yi yazarken yaşadığı bir ânı kendi kaleminden okutacağım. Fakat bir uyarı yapmam gerekir, burada bir karakterin ölüm sahnesinden bahsediyor. İpucu/spoiler yemek istemiyorsanız geçebilirsiniz.
    ***************************************
    “Bereketli Topraklar Üzerinde'nin ilk yazılışında Adana'daydım. Kafamda bu. Öz ve biçimini tesbit etmişim de romanı yaşıyorum. Köse Hasan'ın ölüm sahnesine takılmıştım. O sırada tam Seyhan kıyısındayım. Kendi kendime mırıldanarak, Hasan'ın hemşehrisine vasiyetini en iyi biçimde vermek için nasıl dedirtmeliyim diye, bir, beş, on, tekrarlar yapıyorum. Birden istediğim klişe düştü kafama : «- Kardaşlar, beraber tuz epmek yidik. Ola ki, benim size hakkım geçmiştir. Benim iflahım kesik ... » falan der ya? Oralara gelince bir an Köse Hasan oldum sanki. Elimde kızım için satın aldığım saç tokası. Hemşehrilerime bunu kızıma götürmelerini vasiyet ediyorum. Öyle dokundu ki, başladım ağlamaya. Çevremde insanlar. Görmelerinden de çekiniyorum. Açtım adımlarımı ama, hemen kağıda kaleme sarılıp o pasajı notladım.”
    ***************************************
    Yukarıdaki sahneyi okurken gözlerim doldu. Zaten kitabı okurken o sahnede çok üzülmüştüm, bir de Orhan Kemal’in bu sahnede ağlamasını göz önüne getirince insanın yüreği burkuluyor.

    Peki Orhan Kemal’in sanatının amacı nedir? Ne içindir? 1970 tarihli yazısında sanatının amacını şöyle tanımlıyor:
    “Ünlü Lincoln'ün demokrasi tarifi gibi : «Halkın, halk için, halk tarafından yönetimi» der o. Biz de neden şöyle demeyelim? «İnsanlığın, insanlık tarafından, insanlık için yönetilme çabası adına sanat.»”

    Peki neden iyimser bir yazardır? Toplumun ahlakça bozuk yönlerini anlatırken bile neden taraf tutmaz? Neden kimseyi aşağılamaz?
    “Toplumda gadra (merhametsizlik) uğramış insanların -sosyal bakımdan iyimserliğe ihtiyaçları var. Gerçekten iş bununla da bitmez. Çünkü iyimserlik uydurma bir şey değildir. O, yaşamının içinde, insanların tabiatlarında vardır. Bunu hiç dikkate almadan uydurmaya çalışan yazarlara ben hak vermiyorum. Yazarın bir amacı olmalı. Bu amaç, halkın yararına dönük olmalı derim.” (Nurer Uğurlu/Orhan Kemal'in İkbal Kahvesi, S. 136)

    Orhan Kemal suçu hiçbir zaman insanda aramaz. Ona göre insanı suçlu yapan toplumun bozuk düzenidir. Bu konuda Kemal Tahir’le de bir anlaşmazlığı vardır.
    #92296692
    “Ve unutmamak gerekir ki, yurdun kırk binden çok köyünü dolduran bu insanlar, yurdun üretimini sağlıyor.. Karamsar olmak için sebep ne?..”
    Karamsar olmamak gerekir, insanın olduğu her yerde umut vardır. Orhan Kemal bu fikri aşılamaya çalışmaktadır.

    Şimdi de Orhan Kemal’i Orhan Kemal yapan şeyin ilk adımını paylaşmak istiyorum:
    “Orhan Kemal, kızı Yıldız'ın Nisan 1938'de doğumundan yirmi gün sonra, askere çağırılır. Bedelci olarak Niğde'ye gönderilir. Orada altı ay askerlik yapacaktır.. Tezkere almasına kırk gün kala bir ihbara uğrar. Tutuklanır. Kendi deyimiyle, «komünizmin ne olduğunu bilmediği bir sırada, sırf Nazım Hikmet ile Maksim Gorki'nin kitaplarını okuduğu öne sürülerek mahkemeye sevkedilir.» Kayseri VI. Kolordu Komutanlığı'nın 11. 10. 1938 tarihli son tahkikat kararı uyarınca yargılanır. Yargılama, Orhan Kemal'in 27 Ocak 1939'da C.K.'nun 94. maddesine göre beş yıla hüküm giymesiyle sonuçlanır.”

    Bu saçma sapan hapis kararı Orhan Kemal’i Orhan Kemal yapar, çünkü burada Nâzım’la tanışır. Nâzım’a yazdığı şiirleri okur, Nâzım pek beğenmez, yarıda keser. Orhan Kemal buna bozulur. Roman olarak çalakalem bir şeyler karalar. Sonra yazdığı müsveddelerden biri Nâzım’ın eline geçer. Nâzım’ın tepkisi şöyledir.
    #92032775
    İşin ilginç yanı, eğer o saçma sapan hapis kararı olmasaydı şu an hiçbirimiz Orhan Kemal’i tanımamış olacaktık…

    Daha hikâyelerine, romanlarına ayrıca söyleyecek onlarca şey var. Ama ben bu incelemede söylemeyeceğim, okuduğum her kitabı için ayrı inceleme yapacağım. Yoksa bu inceleme okunamayacak kadar uzun olur. Bu incelemeyi yapmamın asıl sebebi Asım Bezirci’nin yazdığı Orhan Kemal biyografisini okutmak değil. Eğer hiç Orhan Kemal okumadıysanız size bu kitabı tavsiye etmiyorum. Bu incelemeyi yazmamın asıl sebebi Orhan Kemal’in okunmasını sağlamak. Her kitabı ayrı ayrı değerli olan ve hak ettiği değeri göremeyen bu yazarımızı okumak toplumumuzun boynunun borcudur. Orhan Kemal iyi bir yazardır çünkü yazdıklarını yaşamıştır. Görmeden yazmamıştır. Açlığı, işsizliği tatmış, bunların getirdiği çileyi çekmiştir. Odun, kömürüm yok, hatta bunları alacak param yok diyen bir yazar hak ettiği değeri ölümünden sonra bile görmediyse burada bir problem var demektir. Şu ana kadar Orhan Kemal’in 11 kitabını okudum ve hiçbirinden sonra pişmanlık yaşamadım. Sizin de yaşamayacağınıza eminim. Buraya kadar okuyan varsa teşekkür ediyorum. Daha önce bu kadar uzun inceleme yazmamıştım, gerçi konu Orhan Kemal olunca her zaman istisnalar olabiliyor. Uzun gözükmesinin bir sebebi de bolca alıntı paylaşmam aslında. Okuyun Orhan Kemal’i, seveceksiniz. Hepinize iyi okumalar.

    #92071316
  • 330 syf.
    ·9/10
    Kitabın sonunda ağzım açık kalmıştı. Livaneli’nin kalemi bir garip ve okuduğum ilk kitabı bu olduğu için çok meraklı bir şekilde okudum. Fakat her şeyin kafanıza dank ettiği o kitabın sonu... Çok çok güzel bir kitap. Ahmet Arslan, kardeşi Mehmet Arslan’ın akıllara mantığa sığmayan hayat öyküsünü anlatıyor.
  • Zamanın yektası bir hakim vardı. Henüz bıyıkları terlememiş bir delikanlı kapısını çaldı:"Bana bugün de yarın da derd-i maişet çektirmeyecek bir sanat söyle, bir hüner bellet." diye rica etti. Hakim gence şöyle bir nazar edip, bir müddet düşündü. Sonra tane tane konuşmaya başladı: "Evladım sana iki şey söyleyeyim. Evvela, dert çekmemek elde değil. Lakin bu dünyanın da, içindekinin de derdi çekilesi değil. Madem dert sahibi olmamak elde değil, en büyük yerin ve en büyük yarin derdi ile dertlenesin. İkincisi, her devirde akçe yapacak hüneri bulmak da elde değil. Bugünün akçe eden hünerini yarın kalp akçe bile vermezler. Ama o kimseyi hep el üstünde tutarlar ki şu üç vasfı vardır: Dürüsttür, istikametinden şaşmaz; kanaatkardır, eli ile kazandığına razıdır; hayretlidir, çalışmaktan hiç geri durmaz.