Dost sohbetlerinden, kahkahalı günlerden sıyrılır,
garip düşüncelerine çekilirsin.
Promilli gecelerden geçirirsin zihnini
yarım, bulanık, ağır.
Kalbinin en derin köşesi,
hiçlikte kaybolmuş düşlerle doludur.
En ağır acını gülüşünün altına saklar,
en huzurlu köşende bile karamsarlığa sığınırsın.
Bütün oklarını, neyin peşindeyse ona fırlatırsın.
Ama hedefi vurmak imkânsız,
karşılaşmak yıkıcı,
özlemekse boş bir çılgınlık.
Sen mutsuzluğa açılmış bir pencere,
dalgalarla boğuşmaya gelen bir gemi,
girdabın ta kendisisin.
Kimsin sen? O derinlerde saklanan kim?
Yıllar sonra bile neden hâlâ orada?
Kapanmış yaraların kabuğu
aynı izden hâlâ mı acıyor?
Sen, ne istediğini bilmeyen bir duvar;
sessiz, renksiz,
yuvasız bir hayatın içinde
mutsuzluğa alışmış bir beden.
Kapalı anlamlar varmış açık sevgiler kentinde.
Gözler hep mi yorgun, bitik mi inançlar ayrı diyarlarda?
Sen açtın gözlerini bu sisli hayata belki de anlamsız bir zamanda.
Yine de seni tanıdım tanıyalı mutlu dizeler yazmak her yıl sana.
Her yaşın, daha güneşli bir hava bu karanlık dünyada.
En büyük hatadır belki,
Sırtında yuvanı taşımak.
En büyük pişmanlığımdır,
En doğudan en batıya uzanmak.
Gülmedi yüzüm hiç,
Kalabalık bir şehirde kaybolmak oldu yıkıklığım.
Benim mutluluğum,
Küçük yerlerin büyük acılarıyla uğraşmakmış meğer.
Cahil kalabalıklar
Pranga vurdu yüreğime.
Uzaklarda olsam,
Bir telefonla bile ulaşılamayacak yerlerde…
Ve o telefon hiç çalmasa.
İşte o zaman,
Asıl mutluluk buymuş derim sessizce.
Bilememişiz uzaklığın kıymetini.
Bilmem kaç kilometre yol yapmak,
Boş boş dolaşmak şehirler arasında…
Gaye gezmek değilse,
Her yol kalbime kramp, her adım içime ağırlık.