Nitekim, İstanbul fâtihi, böyle köklü bir terbiye ile, cihâna Tanrı güzelliğinden akisler saçan yeryüzü güzelleri önünde, onlara sâhip ve hâkim olmayı değil; belki hiçbir dünya sarayında görülmemiş bir ruh inceliğiyle; sevilen kadına kul, köle olmayı, vurgun ve mahkûm olmayı güzel bulan bir gönül büyüklüğüne ulaşmıştı. Ülkeler fetheden hükümdârın bir gönül fethetmekteki saâdeti ve üstünlüğü idrâk edişindeki ruh büyüklüğü de onun kendinden evvel ve kendinden sonra aynı tahta oturmuş büyük ecdâdının ve büyük evlâdının tarihi özellikleri arasındadır.
Esasen kadına karşı bu saygı ve incelik, Osmanlı sarayının an'aneleri arasındaydı. Tarihçi Gibbons, Osmanlı sarayının kadınlara gösterdiği tarihi saygı ve anlayışa ehemmiyetle dikkat etmiştir. İngiliz tarihçisi, önce meşhur seyyah İbn-i Batuta'nın Türkler ve kadınları hakkındaki şu dikkate değer görüşlerini nakleder:
Orada hayretle gördüm ki Türkler indinde kadın büyük saygıya mazhar oluyor. Kadınların mevki ve rütbesi erkeklerin üzerinde görülüyor. O kadar ki: Kadınları erkekleriyle beraberken görenler, erkeği kadına hizmet eden bir kimse mevkiinde sanır.
Osmanlı İmparatorluk ailesinin, küçük sanatçılardan tutunuz da hocalara, âlimlere , sanatkârlara, bir kelime ile, liyâkatlere verdiği değer, bu devletin yükselişinde, en az, orduların zaferleri ölçüsünde vazife görmüştür.
Bir cümle ile hulâsa edilirse, Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluşundaki sır, Türk gücü ile İslâm imânının birleşmesinden doğan büyük kuvvette ve bu kuvvetin derin bir siyâset, ülkücülük ve teşkilâtla birleşmesindendir.
Fakat ben şuna inanırım ki, bir milleti yeniden yüceltmek ve ona târihî büyüklüğüne yakışır bir "devamlılık" vermek için onun çocuklarını dünkü büyüklerinin dilini, vicdânını, imânını anlayabilir, duyabilir, yaşayabilir bir seviyeye ulaştırmak da lâzımdır.