Kimsenin okumadığı ama herkesin bildiği kitaplar serisine hoş geldiniz...
Bugün sizler için misyonerlik görevi üstlenmeyeceğim ya da irşad yapmaya kalkışmayacağım. Papini'nin de dediği gibi: "En derin gerçeklik, her zaman geç ya da en son keşfedilendir." (#38937533) Bu yüzden de sizlere gerçeği anlatmak gibi bir amacım yok. Kişi gerçeği, hakikatı ancak kendi gücüyle bulabilir. Bizler ancak kapıyı gösterebiliriz. Kapıdan geçecek olanlar sizlersiniz.... Gerçeği, okuya okuya ve yavaş yavaş kavrayacak olan kişinin kendisidir.
Papini insanlık için : " sadece ona tapan ya da onu korkutan kişiden etkilenen bir kadındır." (#38980340) der. Bundan ötürüdür ki bazı dinler de insanları korkutmayı seçiyor zannımca. Bana itaat etmez, benim isteklerimi yerine getirmezsen seni yakarım derler. Ha, bir de sınava tâbi tutuluruz bu şekilde :)
Tanrı, insanları defalarca yok eder. Bazılarını diğerlerine örnek olması için yapar bunu. Örneğin "ahlaksız" davranışlar sergileyen Sodom ve Gomore bunlardan sadece birisidir. Ya da Vahiy kısmında anlattığı gibi gelecekte insanlar defalarca ama defalarca katledilir, ateşlere atılır. Tüm bunları yapmasının yanında başka bir örnek ise Firavun'dur. Lut kavmi Firavun ve Musa olayı da Kuran'da da geçer. Musa koca bir denizi ikiye ayırır. Arkasından onu takip etmeye çalışan Firavun ise boğulur. Bu noktada ise sorunlu olan 2 nokta vardır.
1. olarak İncil'de "Demek oluyor ki O dilediğine acır, dilediğinin de yüreğini katılaştırır." (#82581778) denir. Tanrı; Firavun'un yüreğini katılaştırmışsa eğer, Firavun'un buradaki suçu nedir? Ya da Musa'ya Tanrı tarafından acındıysa, Firavun cehennemde yanarken Musa neden cennette kalır? Herkes sınava giriyorsa bazılarına torpil mi
Dünyada yaşıyoruz ve her birimiz bir kalıba sokulmuş, sınırlandırılmış. Toplumsal cinsiyet denilen şey üzerinden küçüklüğümüzden beri cinsiyetimizin getirdiklerini yapmak zorundayız.
Küçük erkek çocukları araba ile oynamalı mesela kız çocukları ise bebeklerle... Peh!
İnceleme videosu: youtu.be/rc8eIzo1Rzg
Peki, böyle keskin ayrımların olmadığı, kadın ve erkek diye cinsiyetlerin ayrılmadığı bir dünya olsaydı ne olurdu? Ursula K. Le Guin bu kitabında da bu soruya cevap aramış. Androjen yani çift cinsiyetli canlıların yaşadığı bir gezegen var. Gethen adında bir gezegen bu ve burada yaşayan canlılar kadın veya erkek olabiliyor. Kemmer denilen bir döneme girdikleri zaman cinsel istekleri uyanıyor ve içinde bulundukları duruma göre kadın ya da erkek oluyorlar.
Cinsiyetsiz bir gezegen olsaydı nasıl olurdu? Hiyerarşi, savaşlar, kavgalar olur muydu?
İlginç sorular için ilginç bir kitap...
Okumak isteyen herkese şimdiden keyifli okumalar dilerim :)
Yıllar yılı anlaşılamadım. Beni seven insanlar olsun, benim sevdiğim insanlar olsun. Yahut sokak ortasında yol tarif ettiğim insan olsun.
Kimse beni anlayamadı.
İnceleme Videosu: youtu.be/qflxAuzEcWI
İnsanlarla konuşuyordum ama anlaşılamıyordum. Ya biraz eksik anlıyorlardı beni ya da anlattıklarımdan fazlasını anlıyorlardı. Zaten bu da hep böyle olmaz mı?
Tek bir cümle kuruyorum: "Yağmur yağıyor."
Şimdi aklınızda canlanan nedir? Kasvetli bir ortamda gökten boşalırcasına yağan yağmur mu?
Yoksa bir çiftin el ele hafif hafif yağan yağmurun altında yavaş yavaş ıslanırken tebessüm etmesi mi?
Yoksa sokak ortasında tek başına yürüyen bir adamın pantolonunu ıslatan bir yağmur mu?
Bakın! Tek bir basit cümlede bile farklı farklı anlamlar ortaya çıkıyor. İşte, kitabımız da bunu anlatıyor. Konuşma, iki kişi arasında olur. Peki, neden konuşanlar birbirini anlamaz?
Konuşmak gerçekten de imkansız mıdır?
İlk sayfadan cevap suratımıza vuruyor: "Ben hâlâ konuşmanın, bir insanın anlatmak istediklerini bir başkasına tam olarak aktarabilmesinin imkânsız olduğuna inanıyorum."
Konuşmak imkansız! Örneğin kimse benim gibi yaşamadı, kimse benim gibi tecrübe etmedi hayatı. Kimse geceleri gökyüzüne benim gibi bakmıyor. Kimse benim dinlediğim müzikleri benim gibi hissederek dinlemiyor.
Kimse ama kimse bir başkası gibi olamıyor. Tüm sorun da burada zaten.
Kimse bir başkası gibi olamadığı için kelimelere yüklediği anlam da değişiyor. Yağmur örneğindeki gibi...
Peki, imkansız olan bu konuşmayı nasıl gerçekleştiririz? Konuşabilmenin imkansız olduğu bile bile nasıl konuşabiliriz?
Anlaşılmayı, anlamayı ve de konuşabilmeyi kendine göre bir çözüm ile sunmuş yazarımız.
Gerçekten harika bir kitap!
Okumak isteyen herkese keyifli okumalar dilerim.
Jack London çoğu eseri ile kendisine hayran bırakan bir yazar. Adem'den Önce olsun Yıldız Gezgini olsun Martin Eden olsun. Bu sefer ise çok farklı ve etkileyici bir karakteri koyuyor önümüze. Wolf Larsen...
İnceleme Videosu: youtu.be/v0XPOjY-_pQ
Deniz Kurdu denizin ortasında başlayan bir hikaye... Ana karakterlerimizden birisi olan Humphrey Van Weyden baba parası yiyen, burjuva sınıf, elit ve elleri pamuk gibi yumuşacık bir erkek. Tam anlamıyla ana kuzusu yani :D "Beyfendi"nin teki...
İşte! Bu beyfendimiz deniz kazası geçiriyor ve kitabımızın bir diğer karakteri olan Wolf Larsen, Kurt Larsen tarafından kurtarılıyor. Hayalet adlı uskunasına alıyor onu.
WOLF LARSEN, yaratılmış en muazzam karakterlerden birisi...
Nietzsche'nin görse "Aha! Üstinsan bu adam!" diyeceği kişi...
2 metre boyunda ve tek parmağıyla insanları öldürebilecek kadar güçlü...
Vücudunda hiç yağ bulunmayan ve etiyle kemiğiyle her yerinde kas olan adam...
Güçlü, kuvvetli, zeki ve kitap okuyan birisi...
MUAZZAM BİR KARAKTER!
Weyden hayatı kutsallaştıran ve idealist birisi. Larsen ise materyalist ve güçlü olan hayatta kalır der. Tabii Weyden'i uskunasına aldığı için de onu emri altına alır. Zaten Wolf Larsen o kadar güçlü ki istese tüm dünyayı emri altına alır. Sonra da Weyden'i çalıştırmaya başlar. Yıllar yılı baba parası ile geçinmiş ve kendi emeğiyle hiçbir şey yapmamış olan Weyden, hayatta kalabilmek için değişmek zorundadır.
Kat kat kabuk bağlamalı vücuduna ve güçlenmelidir.
Çünkü, Wolf Larsen'in dediği gibi bu hayatta ancak güçlüler hayatta kalır. Ve Weyden'da hayatta kalmak istiyorsa güçlenmelidir.
2 farklı karakterin Hayalet adlı uskunadaki çatışmalarını görürüz. Hayat kutsallaştırılıp romantik hale getirilmeli midir?
Yoksa geçip giden bir şeyden mi ibarettir hayat?
Wolf Larsen mi
Yeni bir Shakespeare kitabı ile karşınızdayım. Bu sefer kan var, vahşet var, acı ve gözyaşı var!
Kısaca trajedi...
İnceleme Videosu: youtu.be/oiKASplEvoE
Shakespeare'in 40'lı yaşlarında yazmış olduğu Macbeth, İskoçya'da geçer. Küçük bir isyan bastırılmıştır ve bu isyanın bastırılması da çok güçlü ve cesur olan ana karakterimiz Macbeth sayesinde olmuştur. Korkusuzca düşmanların üzerine atılarak her birisini kılıcı ile doğramıştır.
Macbeth bir başka İskoçya soylusu olan Banquo ile savaştan dönerken karşılarına 3 tane cadı çıkar. Cadılar kehanette bulunur ve Macbeth'e önce Cawdor Beyi daha sonra da kral olacağını söylerler. Banquo'ya ise çocuklarının kral olacağını. Macbeth buna inanmaz önce...
Cadılar ortadan kaybolur ve İskoçya kralı Duncan'ın yollamış olduğu soylular Macbeth'e gelir ve derler ki kral sana hayran kaldı bu yüzden de sen artık Cawdor Beyisin.
Macbeth şaşırır. Cadıların söyledikleri bir bir ortaya çıkıyor der. Yoksa, yoksa ileride de kral mı olacaktır?
Banquo bu durumdan işkillenir ve Macbeth'e, "Onların her dediğine inanırsan,
Kral olmak sevdasına düşersin." der.
İşte bütün hikaye de bu noktada başlar. Kral olma sevdasına düşüp kralı öldürmeye çalışacak mıdır Macbeth?
Çok sevdiği kralını haince öldürecek midir?
Tabii ki de yüreği dayanmaz buna ama şu acı sözleri söyler: "Beni mahmuzlayan tek şey, kendi yükselme hırsım..."
Yükselme arzusu ve politik hırs ile bir insan neye dönüşecektir? Shakespeare usta bir dille gösterir bize bunu.
Peki, "Sokrates ne alaka?" dediğinizi duyar gibiyim. Bahsedeyim...
Sokrates kişinin bilerek ve isteyerek kötülük yapamayacağını savunur. Her kötülük cehaletten ortaya çıkar. Bilmediğiniz için kötülük yaparsınız aslında.
Shakespeare ise buna karşı çıkar ve der ki, her şeyi bilerek ve sonuçlarına da katlanarak