• Birini sevmeyince sevemiyorsun işte. Mevzu bu kadar basit. Bir insana sempati beslemeyince empati de kuramıyorsun.
  • — Çalışmak için müsait gün ve saat bekleme. Bil ki, her gün ve her saat çalışmanın en müsait zamanıdır.
    — Çalışmak için müsait yer ve köşe arama. Bil ki, her yer ve her köşe çalışmanın en müsait yeridir.
    — Bir günde ve bir zamanda yapman lâzım gelen bir işi (bir dersi, bir vazifeyi) ertesi güne bırakma. Zira her günün derdi gibi, işi de kendine yeter.
    — Bir zamanda yalnız tek bir iş yap, yalnız bir
    ders, bir kitap, hattâ bir fasıl üzerinde çalış. Tâ ki, dikkatin ve kuvvetin yayılıp zayıflamasın. Bir zamanda birden fazla iş yapayım diyen, hiçbirini tam ve temiz yapamaz. Dünyaca tanınmış olan büyük İslâm mütefekkiri «İmam-ı Gazali» ye «İlıya-i Ulam» adlı muazzam eserini nasıl bir çalışma ile vücuda getirdiğini sormuşlar: " Bir
    zamanda yalnız bir fasıl, bir bahis, bir mesele üzerinde çalıştım." demiş.
    — Başladığın bir işi (bir dersi, bir kitabı, bir vazifeyi) yapıp bitirmeden başka bir işe (derse, kitaba ve vazifeye) başlama. Yarıda kalan iş, başlanmamış demektir.
    — Bir günün işini (dersini, vazifesini) bitirdikten
    sonra ertesi günü ne işi yapacağına karar ver. Yahut, hiç olmazsa çalışmaya başlamadan evvel, hangi iş (ders, kitap) üzerinde çalışacağını düşünüp kararlaştır ve çalışmağa bu kararla otur.
    — Bir işe başlamadan, bir dersi öğrenmeye, bir kitabı okumağa oturmadan evvel düşün ve çalışman için lâ­zım olan şeyleri yanında ve elinin altında bulundur. Tâ ki, ikide bir kalem, kâğıt aramağa kalkıp ta dikkatin dağılmasın.
    — Çalışmağa oturduğun zaman tıpkı ateş hattında düşmanı gözetleyen bir asker gibi uyanık ol, ve dikkat kesil. Ve bütün ruhî ve bedenî kuvvetinle kendini işe ver.
    — Bir işe başlamazdan evvel o işi (dersi,vazifeyi,
    kitabı) en kısa bir zamanda, en kolay ve en temiz bîr surette nasıl yapmak, nasıl öğrenip etüd etmek mümkün olduğunu iyice düşünüp hesapla.
    — Çalıştığın bir iş (bir ders, bir kitap, bir yazı)
    üzerinde herhangi bir güçlüğü yenmeden bir adım bile gerileme. Ve bil ki, yılgınlık maskeli bir tenbelliktir. Gene bil ki, çalışma sevgisi güçlükleri yenmekten doğar ve kuvvetlenir. Güçlüğü yenmekten hasıl olan manevî zevk, eşsiz bir zevktir. Emin ol ki, harpte zafer ve işte muvaffakiyet yılmayanındır. Sebat önünde güçlükler erir ve imkansız görünen, mümkün olur.
    — İşinde rastladığın bir güçlüğü evvelâ parçala.
    Her parçayı birer birer ve sıra ile yenmeğe çalış. Bunun için de, meselâ, bir dersi, bir kitabı en basit elemanlarına, kısım, fasıl ve bahislerine ayır. Sıra ile her bahsi iyice ve noksansızca anlayıp öğrenmeden öbür bahse geçme. Fasıllar ve bahisler üzerinde bir kör gibi yürü. Yani attığın adımı iyice basmadan öbürünü atma.
    — Devamlı ve ittiratlı çalış. Ve hergün aynı saatlerde behemehal çalışmağa otur. Çalışmayı uzun fasıla ile kesip terk etme. Hasta ve yorgun değilsen tatil aylarında bile yavaş ve az da olsa çalış. Tâ ki çalışma itiyadın körlenmesin ve tekrar çalışmaya koyulmak için zahmet çekmeyesin.
    — Bir iş üzerinde yorulursan dinlenmek için işini
    değiştir ve çalışma hızını yavaşlat. Fakat dinlenme bahanesi ile, asla boş oturma. Boş oturanın içi, işlemeyen demir gibi, pas tutar.
    — Çok düşün. Ve bil ki, çalışmak mutlaka hareket etmek veya okumak, yazmak demek değildir. Düşünen bir insan, maden kuyularında kazma sallayan işçiden daha çok çalışıyordur.
    — Verimli çalışmayı sakın iş üzerinde geçirdiğin
    zamanla ölçüp de, eh bugün şu kadar saat çalıştım, yeti­şir deme. Çalışmanın neticesine ve öğrendiğine bak.
    — Fikri çalışmalar için, aynı saatlerde devamlı ve
    tertipli bir surette, günde iki üç saat bile kâfidir. Büyük İslâm feylesofu Ibni Sina, dünyaca meşhur olan (Kitabuşşifa) sini, hergiin, sabah namazından sonra Bağdattaki bir caminin büyük kandili altında oturarak, kuşluk vaktine kadar, yani takriben iki saat çalışmak suretiyle vücuda getirmiştir. Meşhur İngiliz feylesofa Spencer, muazzam eserlerini, günde iki saat çalışarak yazmıştır.
    Her sene bin, bin ikiyiiz sahifelik eser veren Fransız edibi Emil Zoîa’ya bu muvaffakiyetinin sırrını sormuşlar: Hergün yalnız üç saat çalışır ve yazarım demiş.
    — Sebat et, genç dostum, sebat et! Damlaya damlaya göl olur. Ve aynı noktaya düşen damlacıklar, zamanla mermeri bile deler.
    — Bir işe başladığın, bir dersi öğrenmeğe, bir kitabı okumağa koyulduğun zaman telâş edip sabırsızlanma. Sakin ve metin ol. Yol al, fakat acele etme. Sindirerek çalış ve ogren.
    — İşinde ve dersinde herhangi bir fikri ve noktayı
    küçümseyerek ihmal edip geçme. Küçük ihmalden bazan büyük zararlar doğduğunu unutma.
    — Gece yatağına uzandığın zaman, o gün ne yaptı­ğını ve yarın ne yapacağını kendine sormadan uyuma.
    — Hergün iyi bir eserden yüksek sesle beş on sahife oku. Bu sayede konuşma ve söz söyleme istidadın gelişir.
    — Rastladığın edebi, felsefî bazı güzel parçaları ezberle. Bu sayede hem kelime ve ifade hâzinen zenginler lıcm de hafızan kuvvetlenir.
    — Çalıştığın bir dersin, bir kitabın fasıl ve bahis-
    lerini bitirdikçe, kitabı kapayıp, okuduğunu ezberden hülâsa halinde not et. Bir dersi, birsuretle iyi anlayıp öğrenmenin yolu, onu bu suretle yazmaktır.
    — Bir dersten öğrendiğin, bir kitabtan okuduğun
    fasıl ve bahisleri arkadaşlarınla ezberden müzakere ve münakaşa et. Bu suretle hem zekân işler ve öğrendiğin hazmolur, hem hafızan kuvvetlenir; hem de düzgün konuşma ve fikirlerini vuzuh ile ifade etme melekesi elde edersin.
    — Dikkat et: Sözlerin ve yazıların kısa, açık ve
    manalı olsun.
    — Fikrî çalışmanın herkesin mizacına göre deği­
    şen verimli ve aziz saatleri vardır. Bunlar bazı kimseler için sabahın erken saatleri, bazıları içinde öğleye doğru öğleden sonra, gece saatleridir. Kendini yokla vesenin aziz saatlerin hangileri ise, bunları hiç bir eğlenceye feda edip kaçırma.
    — Okuduğun bir kitapda rastladığın güzel bir parçayı veya orijinal bir fikri yerini ve sahifesini işaret ederek not et. Bu suretle biriktirdiğin notları bir dosyaya ve bir fiş kutusuna sırasile yerleştir. Bir yazı yazmak veya bir eser yapmak istediğin zaman, bu notlar senin için zengin bir malzeme hâzinesi olur.
    — Bir mevzu ve mesele hakkında bir yazı veya bir eser yazmağa karar verdiğin zaman, evvelâ, bu mevzu ve mesele üzerinde evvelce yazılmış eserleri oku. Tâ ki yazılmış ve söylenmiş şeyleri tekrar edip ömrünü israf etmiyesin.
    — Gök kubbe altında yepyeni hiçbir fikir yoktur. En yeni fikir, eski bir fikrin yeni bir elbise giymişidir.
    — Her şeyden evvel, ana dilini iyi konuşmayı ve iyi yazmayı öğren. İnsan için en faydalı olanı kendi ana dilidir.
    — Dil bilgisi bir gaye değil, bir vasıtadır. Asıl gaye
    olan, fikir zenginliğidir.
    — Kişinin kıymeti dilinin altında ve kaleminin ucunda gizlidir. Onu söz ve yazı açığa vurur.
    — Bir işi yapıp yapmamakta kararsızlığa düştüğün vakit, iki şıktan herbirinin fayda ve zararlarını iyice hesapla. Faydası çok, zararı az olan şıkkı tercih et.
    — Bir işe öfkeli ve sinirli iken karar verme. Bekle
    öfken geçsin. Zira öfke ile kalkan zararla oturur.
    — Çok konuşma. Yerinde ve özlü konuş. Kıymet ve tesir çok sözde değil, yerinde ve özlü sözdedir.
    — Dilini tut ve bil ki, dil yarası bıçak yarasından
    daha vahimdir.
    — Kimsenin yüzüne karşı söyliyemediğini arkasından söyleme ve bil ki arkadan konuşma korkaklığın en iğrenç şeklidir.
    — Kimsenin cahilliğini yüzüne vurma. Bil ki insanları en çok kızdıran ve gücendiren, cahilliklerinin yüzlerine vurulmasıdır.
    — Yalan söyleme. Yalan söyliyen, tutulmak korkusu içinde yaşayan hırsız, gibidir.
    — Bir kimseye söz vermeden evvel iyi düşün. Fakat verdiğin sözden dönme. Sözden dönmek yalancılığın en çirkinidir.
    — Daima olduğun gibi görün, göründüğün gibi ol. Olduğundan fazla görünmek isteyen, karşısındakilere kendisinin ahmaklığını göstermiş olur.
    — Kimseye karşı kin tutma ve kimsenin muvaffakiyyet ve saadetini kıskanma, fakat imren, sen de öyle bir muvaffakiyet ve saadete erişmeye çalış. İmrenmek terakkinin şartıdır. Kin ve kıskançlık ise, iç ferahlığının, sağlık ve saadetin iki azgın düşmanıdır.
    — Dost kazanmak için cömert ol. Bil ki hasisin dostu yoktur.
    — Gençliğinde iyi arkadaş kazan. Yaşlılıkta kazanılan arkadaşlık sağlam olmaz. Zira paslı teneke lehim tutmaz.
    — Gençlik güzelliğine şans denilen kör kuvvet bile âşıktır. Gençliğini boş yere harcama, onu kıymetlendirmeyi bil.
    — Herkesçe beğenilen asıl güzellik, ahlâk güzelliğidir. Çünkü ahlâkı güzel insan her yaşta güzeldir.
    — Ahlâkını güzelleştirmeğe daima çalış. Ahlak güzelliği insan için en kıymetli bir servettir.
    — En yakın arkadaşlarınla bile şakaların zarif ol-
    sun. Kaba şakadan hayvan bile hoşlanmaz.
    — Dost ol, tâ ki sana da dost olsunlar.
    — Dostluğunu kötü günde göster, tâ kî kötü müsamahalı bulasın.
    — Dostlarına vefalı, düşmanlarına müsamahalı ol ve yere yıktığın düşmanını tekmeleme, âlicenaplık göster. Vefa ve âlicenaplık yüksek ahlâkın iki parlak şiarı­dır.
    — Büyüklere hürmet et. Tâ ki büyüdüğün zaman sende küçüklerden hürmet göresin.
    — Kadınlara hürmet et. Düşün ki, kadınlık insanlı­ğın anasıdır.
    — Ana baba ahı alma. Ana baba ahinin zehirini içen kurtulamaz.
    — Yaşlıların tecrübesinden faydalan ve tecrübe
    edilmişi yeniden tecrübeye kalkışma, tâ ki pişman olmayasın.
    — Sonunda pişman olacağın bir işi başında düşün. Pişmanlık, ahmaklıktır.
    — Küçüklere şefkat göster. Tâ ki büyüdükleri zaman onlardan şefkat görmeye hakkın olsun.
    Bosuna iddia ve inad etme. Hakikati ara ve sev.
    Hakikat sevgisi, insan için, sevgilerin en yükseğidir.Kusurlarım kendin gör tâ ki onları tamir ve ikmal edebileşin.
    — Muvaffakiyetlerinle mağrur olma. Bil ki gurur
    gelecekteki muvaffakiyetlerinin en büyük düşmanıdır.
    — Hayatta cesur ol. Fakat bil ki cesaret gözü kapalı tehlikeye atılmak değildir.
    Başkasının kanaat vc akidesine hürmet et. Tâki
    başkası da seninki ne hürmet etsin.
    Kendine yapılmasını istemediğin bir muameleyi
    başkasına yapına. Tâ ki başkası da sana karşı aynı şekilde hareket etmesin.
    — Kendine iyilik yapılmasını istersen, başkalarına iyilik yap.
    — İyiliğe karşı iyilik adalettir, iyiliğe karşı kötülük
    cinayettir. Kötülüğe karşı iyilik ihsan ve atıfettir ve insanlığın en yüksek derecesidir.
  • .
    • Çalışmak için müsait gün ve saat bekleme. Bilki, her gün ve her saat çalışmanın en müsait zamanıdır.

    • Çalışmak için müsait yer ve köşe arama. Bil ki, her yer ve her köşe çalışmanın en müsait yeridir.

    • Bir günde ve bir zamanda yapman lâzım gelen bir işi (bir dersi, bir vazifeyi) ertesi güne bırakma. Zira her günün derdi gibi, işi de kendine yeter.

    • Bir zamanda yalnız tek bir iş yap, yalnız bir
    ders, bir kitap, hattâ bir fasıl üzerinde çalış. Tâ ki, dikkatin ve kuvvetin yayılıp zayıflamasın. Bir zamanda birden fazla iş yapayım diyen, hiçbirini tam ve temiz yapamaz. Dünyaca tanınmış olan büyük İslâm mütefekkiri «İmam-ı Gazali» ye «İlıya-i Ulam» adlı muazzam eserini nasıl bir çalışma ile vücdea getirdiğini sormuşlar: bir zamanda yalnız bir fasıl, bir bahis, bir mesele üzerinde çalıştım, demiş.

    • Başladığın bir işi (Bir dersi, bir kitabı, bir vazi-
    feyi) yapıp bitirmeden başka bir işe (derse, kitaba ve vazifeye) başlama. Yarıda kalan iş, başlanmamış demektir.

    • Bir günün işini (dersini, vazifesini) bitirdikten
    sonra ertesi günü ne işi yapacağına karar ver. Yahut, hiç olmazsa çalışmağa başlamadan evvel, hangi iş (ders, kitap) üzerinde çalışacağını düşünüp kararlaştır ve çalışmaya bu kararla otur.

    • Bir işe başlamadan, bir dersi öğrenmeye, bir kitabı okumağa oturmadan evvel düşün ve çalışman için lâ­zım olan şeyleri yanında ve elinin altında bulundur. Tâ ki, ikide bir kalem, kâğıt aramağa kalkıp ta dikkatin dağılmasın.

    • Çalışmağa oturduğun zaman tıpkı ateş hattında düşmanı gözetleyen bir asker gibi uyanık ol, ve dikkat kesil. Ve bütün ruhî ve bedenî kuvvetinle kendini işe ver.

    • Bir işe başlamazdan evvel o işi (dersi,vazifeyi,
    kitabı) en kısa bir zamanda, en kolay ve en temiz bîr surette nasıl yapmak, nasıl öğrenip etüd etmek mümkün olduğunu iyice düşünüp hesapla.

    • Çalıştığın bir iş (bir ders, bir kitap, bir yazı)
    üzerinde herhangi bir güçlüğü yenmeden bir adım bile gerileme. Ve bil ki, yılgınlık maskeli bir tenbelliktir. Gene bil ki, çalışma sevgisi güçlükleri yenmekten doğar ve kuvvetlenir. Güçlüğü yenmekten hasıl olan manevî zevk, eşsiz bir zevktir. Emin ol ki, harpte zafer ve işte muvaffakiyet yılmayanındır. Sebat önünde güçlükler erir ve imkansız görünen, mümkün olur.

    • İşinde rastladığın bir güçlüğü evvelâ parçala.
    Her parçayı birer birer ve sıra ile yenmeğe çalış. Bunun için de, meselâ, bir dersi, bir kitabı en basit elemanlarına, kısım, fasıl ve bahislerine ayır. Sıra ile her bahsi iyice ve noksansızca anlayıp öğrenmeden öbür bahse geçme. Fasıllar ve bahisler üzerinde bir kör gibi yürü. Yani attığın adımı iyice basmadan öbürünü atma.

    • Devamlı ve ittiratlı çalış. Ve hergün aynı saatlerde behemehal çalışmağa otur. Çalışmayı uzun fasıla ile kesip terk etme. Hasta ve yorgun değilsen tatil aylarında bile yavaş ve az da olsa çalış. Tâ ki çalışma itiyadın körlenmesin ve tekrar çalışmaya koyulmak için zahmet çekmeyesin.

    • Bir iş üzerinde yorulursan dinlenmek için işini
    değiştir ve çalışma hızını yavaşlat. Fakat dinlenme bahanesi ile, asla boş oturma. Boş oturanın içi, işlemeyen demir gibi, pas tutar.

    • Çok düşün. Ve bil ki, çalışmak mutlaka hareket etmek veya okumak, yazmak demek değildir. Düşünen bir insan, maden kuyularında kazma sallayan işçiden daha çok çalışıyordur.

    • Verimli çalışmayı sakın iş üzerinde geçirdiğin
    zamanla ölçüp de, eh bugün şu kadar saat çalıştım, yeti­şir deme. Çalışmanın neticesine ve öğrendiğine bak.

    • Fikri çalışmalar için, aynı saatlerde devamlı ve
    tertipli bir surette, günde iki üç saat bile kâfidir. Büyük İslâm feylesofu Ibni Sina, dünyaca meşhur olan (Kitabuşşifa) sini, hergiin, sabah namazından sonra Bağdattaki bir caminin büyük kandili altında oturarak, kuşluk vaktine kadar, yani takriben iki saat çalışmak suretiyle vücuda getirmiştir. Meşhur İngiliz feylesofa Spencer, muazzam eserlerini, günde iki saat çalışarak yazmıştır. Her sene bin, bin ikiyiiz sahifelik eser veren Fransız edibi Emil Zoîa’ya bu muvaffakiyetinin sırrını sormuş­lar: Hergün yalnız üç saat çalışır ve yazarım demiş.

    • Sebat et, genç dostum, sebat et! Damlaya damlaya göl olur. Ve aynı noktaya düşen damlacıklar, zamanla mermeri bile deler.

    • Bir işe başladığın, bir dersi öğrenmeğe, bir kitabı okumağa koyulduğun zaman telâş edip sabırsızlanma. Sakin ve metin ol. Yol al, fakat acele etme. Sindirerek çalış ve ogren.

    • İşinde ve dersinde herhangi bir fikri ve noktayı
    küçümseyerek ihmal edip geçme. Küçük ihmalden bazan büyük zararlar doğduğunu unutma.

    • Gece yatağına uzandığın zaman, o gün ne yaptı­ğını ve yarın ne yapacağını kendine sormadan uyuma.

    • Hergün iyi bir eserden yüksek sesle beş on sahife oku. Bu sayede konuşma ve söz söyleme istidadın gelişir.

    • Rastladığın edebi, felsefî bazı güzel parçaları ezberle. Bu sayede hem kelime ve ifade hâzinen zenginler lıcm de hafızan kuvvetlenir.

    • Çalıştığın bir dersin, bir kitabın fasıl ve bahis-
    lerini bitirdikçe, kitabı kapayıp, okuduğunu ezberden hülâsa halinde not et. Bir dersi, birsuretle iyi anlayıp öğrenmenin yolu, onu bu suretle yazmaktır.

    • Bir dersten öğrendiğin, bir kitabtan okuduğun
    fasıl ve bahisleri arkadaşlarınla ezberden müzakere ve münakaşa et. Bu suretle hem zekân işler ve öğrendiğin hazmolur, hem hafızan kuvvetlenir; hem de düzgün konuşma ve fikirlerini vuzuh ile ifade etme melekesi elde edersin.

    • Dikkat et: Sözlerin ve yazıların kısa, açık ve
    manalı olsun.

    • Fikrî çalışmanın herkesin mizacına göre deği­
    şen verimli ve aziz saatleri vardır. Bunlar bazı kimseler için sabahın erken saatleri, bazıları içinde öğleye doğru öğleden sonra, gece saatleridir. Kendini yokla vesenin aziz saatlerin hangileri ise, bunları hiç bir eğlenceye feda edip kaçırma.

    • Okuduğun bir kitapda rastladığın güzel bir parçayı veya orijinal bir fikri yerini ve sahifesini işaret ederek not et. Bu suretle biriktirdiğin notları bir dosyaya ve bir fiş kutusuna sırasile yerleştir. Bir yazı yazmak veya bir eser yapmak istediğin zaman, bu notlar senin için zengin bir malzeme hâzinesi olur.

    • Bir mevzu ve mesele hakkında bir yazı veya bir eser yazmağa karar verdiğin zaman, evvelâ, bu mevzu ve mesele üzerinde evvelce yazılmış eserleri oku. Tâ ki yazılmış ve söylenmiş şeyleri tekrar edip ömrünü israf etmiyesin.

    • Gök kubbe altında yepyeni hiçbir fikir yoktur. En yeni fikir, eski bir fikrin yeni bir elbise giymişidir.

    • Her şeyden evvel, ana dilini iyi konuşmayı ve iyi yazmayı öğren. İnsan için en faydalı olanı kendi ana dilidir.

    • Dil bilgisi bir gaye değil, bir vasıtadır. Asıl gaye
    olan, fikir zenginliğidir.

    • Kişinin kıymeti dilinin altında ve kaleminin ucunda gizlidir. Onu söz ve yazı açığa vurur.

    • Bir işi yapıp yapmamakta kararsızlığa düştüğün vakit, iki şıktan herbirinin fayda ve zararlarını iyice hesapla. Faydası çok, zararı az olan şıkkı tercih et.

    • Bir işe öfkeli ve sinirli iken karar verme. Bekle
    öfken geçsin. Zira öfke ile kalkan zararla oturur.

    • Çok konuşma. Yerinde ve özlü konuş. Kıymet ve tesir çok sözde değil, yerinde ve özlü sözdedir.

    • Dilini tut ve bil ki, dil yarası bıçak yarasından
    daha vahimdir.

    • Kimsenin yüzüne karşı söyliyemediğini arkasından söyleme ve bil ki arkadan konuşma korkaklığın en iğrenç şeklidir.

    • Kimsenin cahilliğini yüzüne vurma. Bil ki insanları en çok kızdıran ve gücendiren, cahilliklerinin yüzlerine vurulmasıdır.

    • Yalan söyleme. Yalan söyliyen, tutulmak korkusu içinde yaşayan hırsız, gibidir.

    • Bir kimseye söz vermeden evvel iyi düşün. Fakat verdiğin sözden dönme. Sözden dönmek yalancılığın en çirkinidir.

    • Daima olduğun gibi görün, göründüğün gibi ol. Olduğundan fazla görünmek isteyen, karşısındakilere kendisinin ahmaklığını göstermiş olur.

    • Kimseye karşı kin tutma ve kimsenin muvaffakiyyet ve saadetini kıskanma, fakat imren, sen de öyle bir muvaffakiyet ve saadete erişmeye çalış. İmrenmek terakkinin şartıdır. Kin ve kıskançlık ise, iç ferahlığının, sağlık ve saadetin iki azgın düşmanıdır.

    • Dost kazanmak için cömert ol. Bil ki hasisin dostu yoktur.

    • Gençliğinde iyi arkadaş kazan. Yaşlılıkta kazanılan arkadaşlık sağlam olmaz. Zira paslı teneke lehim tutmaz.

    • Gençlik güzelliğine şans denilen kör kuvvet bile âşıktır. Gençliğini boş yere harcama, onu kıymetlendirmeyi bil.

    • Herkesçe beğenilen asıl güzellik, ahlâk güzelliğidir. Çünkü ahlâkı güzel insan her yaşta güzeldir.

    • Ahlâkını güzelleştirmeğe daima çalış. Ahlak güzelliği insan için en kıymetli bir servettir.

    • En yakın arkadaşlarınla bile şakaların zarif ol-
    sun. Kaba şakadan hayvan bile hoşlanmaz.

    • Dost ol, tâ ki sana da dost olsunlar.

    • Dostluğunu kötü günde göster, tâ kî kötü müsamahalı bulasın.

    • Dostlarına vefalı, düşmanlarına müsamahalı ol ve yere yıktığın düşmanını tekmeleme, âlicenaplık göster. Vefa ve âlicenaplık yüksek ahlâkın iki parlak şiarı­dır.

    • Büyüklere hürmet et. Tâ ki büyüdüğün zaman sende küçüklerden hürmet göresin.

    • Kadınlara hürmet et. Düşün ki, kadınlık insanlı­ğın anasıdır.

    • Ana baba ahı alma. Ana baba ahinin zehirini içen kurtulamaz.

    • Yaşlıların tecrübesinden faydalan ve tecrübe
    edilmişi yeniden tecrübeye kalkışma, tâ ki pişman olmayasın.

    • Sonunda pişman olacağın bir işi başında düşün. Pişmanlık, ahmaklıktır.

    • Küçüklere şefkat göster. Tâ ki büyüdükleri zaman onlardan şefkat görmeye hakkın olsun.

    • Bosuna iddia ve inad etme. Hakikati ara ve sev.
    Hakikat sevgisi, insan için, sevgilerin en yükseğidir.

    •Kusurlarını kendin gör tâ ki onları tamir ve ikmal edebilesin.

    •Muvaffakiyetlerinle mağrur olma. Bil ki gurur
    gelecekteki muvaffakiyetlerinin en büyük düşmanıdır.

    • Hayatta cesur ol. Fakat bil ki cesaret gözü kapalı tehlikeye atılmak değildir.

    • Başkasının kanaat vc akidesine hürmet et. Tâki
    başkası da seninki ne hürmet etsin.

    • Kendine yapılmasını istemediğin bir muameleyi
    başkasına yapına. Tâ ki başkası da sana karşı aynı şekilde hareket etmesin.

    • Kendine iyilik yapılmasını istersen, başkalarına iyilik yap.

    • iyiliğe karşı iyilik adalettir, iyiliğe karşı kötülük
    cinayettir. Kötülüğe karşı iyilik ihsan ve atıfettir ve insanlığın en yüksek derecesidir.

    • Düşenin elinden tut. Tâ ki sen de düştüğün zaman tutacak el bulasın.

    • Sözlerin tatlı, tavırların zarif olsun. İnsanın ka-
    bası, ısırgan köpek gibidir, herkes tarafından taşlanır.

    • Başkalarından gördüğün kötülük, seni iyilik yapmaktan alıkoymasın. İyilik ibadettir, kötülükle mahsuplaşmaz.

    • Kibirli olma. Kibirli insan sarımsak kokan ağız
    gibidir. Herkesi kendisinden uzaklaştırır.

    • Alçak gönüllü ol. Mütevazı insan, meyve
    benzer. Meyve dalının yere eğilmesi meyvesinin çoklunğundandır.

    • Herkesin imrendiği pırlanta gibi kıymet sahibi ol. Korkma, yerde kalmazsın.

    • Kendinden üsttekilere değil, kendinden alttakilere bak, rahat edersin.

    • İşinde ve sözünde doğruluktan ayrılma. Hak doğ­ruların yardımcısıdır.

    • Çalış, daima çalış, fakat hırsı bırak. Zira hırs,
    verimli çalışmanın, sağlık ve saadetin düşmanıdır.

    • Çalış, fakat haris olma. Haris insan, ciğer bulaş­mış eğeyi yalayan aç kedi gibidir: dilinden akan kanı yalar da bilmez.

    • Hayatın ve tutacağın yol hakkında tereddüde ve kararsızlığa düşüp de bir ışık aradığın zaman, fikrini ve reyini soracağın kimseyi iyi seç. Düşün ki, isabetsiz bir fikirden hareket ederek verdiğin karardan bütün ö­mür boyunca pişmanlık duyman mümkündür. Fakat isabetli bir fikirden aldığın ışık da bütün Ömrünce yolunu aydınlatır.
  • 481 syf.
    ·3/10
    SERENAD İYİ BİR KİTAP DEĞİL. IYI SEÇİLMİŞ BİR KONUYU İŞLEYEN KÖTÜ BİR KİTAP. Bunu yazdığım için birçok insan bana kızacak eminim. Çünkü hiç de şaşırtmayan şekilde kitap hedeflenen popülerliğe ulaşmış. Yine de, sırf kitabı beğenen çok kişi var diye olumsuz görüşlerini dile getirmeyen çok insan olduğunu düşünüyorum. Öncelikle çoğunluk ile aynı görüşte olmak zorunda değiliz, bu konuda anlaşalım. İkincisi, bir kitabı güzel yapan şey yalnızca neyi anlattığı mıdır? Nasıl anlattığının hiçbir önemi yok mudur? Livaneliye göre yok sanırım, çünkü kitap boyunca zaman zaman araya girip kadının ağzından BEN YAZAR DEĞİLİM YA SADECE ANILARI AKTARIYORUM diyip sona doğru bizzat ANLATIMIN BENCE BİR ÖNEMİ YOK cümlesini kurabilmiş. Bu çok bayat bir taktik bana göre. Son ada kitabında da buna başvurmuştu.

    Kitabın neyi anlattığını uzun uzun anlatamayacağım zaten her yerde var. Alman Profesör Wagner ile yahudi karısı Nadia'nın dramlı hikayesi. Ama bu, olabilecek en kötü şekilde işlenmiş. Sıfır edebi dil. Wattpad platformunda yazan genç kızlarımızın diliyle aynı dil, ne eksik ne fazla. Livanelinin edebi dili madem çok iyi, bu kitabı yazarken kendinden hiç mi rahatsız olmadı sormak istiyorum. Kitabın ilk 250 sayfasında asla profesör ve karısının hikayesine geçilmiyor zaten. Onun yerine birtakım saçma sapan gizemler ile uğraşılıyor ve zerre sevmediğim Maya'nın iç çekişmelerini okuyoruz. Kitapta o kadar çok gereksiz ayrıntı vardı ki, cümleler satırlara satırlar sayfalara döndü bazen. Maya'nın evdeki hali uzun uzun anlatılıyor. Eve gitmiş, duş almış, ilaç içmiş, mutfağa gitmiş, pastırma sucuktan dört dilim kesmiş, üç yumurta kırmış, dünden kalan ekmeği ısıtmış. Ee yani? Neden veriyorsun bu bilgileri... Kitap boyunca böyle saçma sapan ayrıntılar var. Hiçbir şekilde betimleme değil bunlar. Gereksiz ayrıntı. Kafa şişirmece.

    bir de sosyal mesaj konusu var. Kitap boyunca mesajları DIREKT olarak vermiş. Gündemin nabzını tutmuş, bakmış konuda neler var, hıı savaş karşıtlığı, kadın cinayetleri, ortaokuldaki zorbalıklar falan filan. Hikaye ne zaman çıkmaza sarsa basmış sosyal mesajı geçmiş. Illa sosyal mesaj içeren bir konuyu işlemek istiyorsa bile direkt verme abim bana mesajları. Ne önemi kalıyor o zaman roman okumamın. Açar makale okurum, hatta makale de değil, zira o kadar basit ve uyduruk bir dil var ki. Açar twitterda hashtaglere girer tweet okurum roman okumam. Sürekli ama sürekli verilen mesajlar kafama çakıla çakıla bir hal oldum. Tanzimat döneminde değiliz artık. Sırf bu mesaj olayı bile kitap neden böyle popüler gösteriyor aslında. Kendini entelektüel olarak gören insanın hassasiyetlerini kitaptan okuması (hem de çooook övülen kitapta) ve kendini haklı görmesi sonucu kötü bir kitabı güzel zannetmesi.

    Kabul, bilmediğimiz konularda ufuk açıcıydı. Struma olayını bilmiyordum misal. Ama yalnızca bu kurtarmaya asla yetmedi. Belki bu kadar popüler olup övülmeseydi hoşuma giderdi, ama kesinlikle gitmedi. Birkaç yerde içim burkuldu ve bu da kitaptan dolayı değil, insanlara uygulanan zulümleri okumak yüzünden oldu. Çünkü gerçek bir hikayeydi. Gerçek hikayeler, özellikle savaş ve zalimlik her daim bizi üzer zaten. Mevzu, bunu kurguya dökmekteki ustalık. Yoksa açar tarih kitabı okuruz, ki benim için çok benzer şeydi çünkü Maya araştırma yapıyor sözde, bir anda başlıyor da anlatıyor internetten copy paste yaptığı bilgileri. On sayfa da böyle okuyoruz yani.

    Profesör ile Nadia'nın aşk hikayesi ise fiyasko. 300.sayfaya gelince şükür okuyoruz ki bir anda birinci kişi ağzından üçüncü kişi ağzına geçiyor hikaye, büyük acemilik. Maya da ara ara hikayeye bodoslama dalıp şu kısmı kestim çünkü şu sebepten diyor. Sus abi. Ne anlatıyorsun iki saat? Neyse. Nadia ve profesörün hikayesi kesinlikle derinleşemeyen, çiğ kalmış bir aşk hikayesi.

    Yan karakterler zaten fiyasko. Ben türkiyenin durumunu göstericem diyip her biri ayrı karikatürize edilmiş insanlar çıkarmış. Maya karakterinin kendisi bile karikatürize. Biz bu insanları zaten genelliyor, kanıksıyor ve görüyoruz. Sen bize ayrı olarak ne anlatmaya çalışıyorsun?

    Parmağını sallayıp uzak dur heeee diyen istihbaratçılar ise ayrı komedi. Aniden hikayeden çıkıp gittiler. Abisi ise 1935 nazi döneminden kalma. Artık kimse bu kadar aptal değil maalesef. Gittiği her yerde bilmem ne konsolosu sıkıştırıyor onu ama ne hikmetse öylece kalıyor. Bırakıveriyolar peşini.

    Yahudilere uygulanan zulüm hakkında çok daha güzel anlatılan kitaplar okuduk filmler izledik.

    Ne bu kitap? İnsana uygulanan zulmü anlatmaya çalışıp yüzeysel duygusallıktan ileri gidemeyen, aynı anda birçok konuda mesaj vermeye çalışıp çiğ kalmaktan ibaret olan, popülaritesini hak etmeyen bir kitap. Zülfü Livaneli başarılı ve çok yönlü bir insan olabilir. Ama bu kitap bu ilgiyi hak etmiyor. Huzursuzluk'u okuyup beğenmiştim. Ama artık onu da tekrar gözden geçireceğim. Zülfü Livaneli Serenad
  • Birinci Söz

    BİSMİLLÂH her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız. Bil, ey nefsim, şu mübarek kelime, İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcudâtın lisan-ı hâl ile vird-i zebânıdır. Bismillâh ne büyük, tükenmez bir kuvvet, ne çok, bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle. Şöyle ki:

    Bedevî Arap çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki, bir kabile reisinin ismini alsın ve himayesine girsin tâ şakîlerin şerrinden kurtulup hâcâtını tedarik edebilsin. Yoksa, tek başıyla, hadsiz düşman ve ihtiyacatına karşı perişan olacaktır. İşte, böyle bir seyahat için, iki adam sahrâya çıkıp gidiyorlar. Onlardan birisi mütevazi idi, diğeri mağrur. Mütevazii, bir reisin ismini aldı; mağrur almadı. Alanı her yerde selâmetle gezdi. Bir kàtıu't-tarîke rast gelse, der: "Ben filân reisin ismiyle gezerim." Şakî def olur gider, ilişemez. Bir çadıra girse o nam
    ile hürmet görür. Öteki mağrur, bütün seyahatinde öyle belâlar çeker ki, tarif edilmez. Daima titrer, daima dilencilik ederdi. Hem zelil, hem rezil oldu.

    İkinci Söz

    İMANDA ne kadar büyük bir saadet ve nimet ve ne kadar büyük bir lezzet ve rahat bulunduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle: Bir vakit iki adam hem keyif, hem ticaret için seyahate giderler. Biri hodbin talihsiz bir tarafa, diğeri hüdâbin bahtiyar diğer tarafa sülûk eder, giderler.

    Hodbin adam hem hodgâm, hem hodendiş, hem bedbin olduğundan, bedbinlik cezası olarak nazarında pek fena bir memlekete düşer. Bakar ki, her yerde âciz bîçâreler, zorba müthiş adamların ellerinden ve tahribatlarından vâveylâ ediyorlar. Bütün gezdiği yerlerde böyle hazin, elîm bir hali görür. Bütün memleket bir matemhane-i umumî şeklini almış. Kendisi şu elîm ve muzlim haleti hissetmemek için sarhoşluktan başka çare bulamaz. Çünkü herkes ona düşman ve ecnebî görünüyor. Ve ortalıkta dahi müthiş cenazeleri ve meyusâne ağlayan yetimleri görür. Vicdanı azap içinde kalır.

    Diğeri hüdâbin, hüdâperest ve hakendiş, güzel ahlâklı idi ki, nazarında pek güzel bir memlekete düştü. İşte bu iyi adam, girdiği memlekette bir umumî şenlik görüyor: her tarafta bir sürur, bir şehrâyin, bir cezbe ve neş’e içinde zikirhaneler... Herkes ona dost ve akraba görünür. Bütün memlekette yaşasınlar ve teşekkürler ile bir terhisât-ı umumiye şenliği görüyor. Hem tekbir ve tehlil ile mesrurâne ahz-ı asker için bir davul, bir musiki sesi işitiyor. Evvelki bedbahtın hem kendi, hem umum halkın elemiyle müteellim olmasına bedel, şu bahtiyar, hem kendi, hem umum halkın süruruyla mesrur ve müferrah olur. Hem güzelce bir ticaret eline geçer, Allah’a şükreder.

    Üçüncü Söz

    İBADET ne büyük bir ticaret ve saadet, fısk ve sefahet ne büyük bir hasâret ve helâket olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle: Bir vakit iki asker uzak bir şehre gitmek için emir alıyorlar. Beraber giderler. Ta yol ikileşir. Bir adam orada bulunur, onlara der:

    “Şu sağdaki yol, hiç zararı olmamakla beraber, onda giden yolculardan ondan dokuzu büyük kâr ve rahat görür. Soldaki yol ise, menfaati olmamakla beraber, on yolcusundan dokuzu zarar görür. Hem ikisi kısa ve uzunlukta birdirler. Yalnız bir fark var ki, intizamsız, hükûmetsiz olan sol yolun yolcusu çantasız, silâhsız gider. Zahirî bir hiffet, yalancı bir rahatlık görür. İntizam-ı askerî altındaki sağ yolun yolcusu ise, mugaddî hülâsalardan dolu dört okkalık bir çanta ve her adüvvü alt ve mağlûp edecek iki kıyyelik bir mükemmel mîrî silâhı taşımaya mecburdur.”

    O iki asker, o muarrif adamın sözünü dinledikten sonra, şu bahtiyar nefer sağa gider. Bir batman ağırlığı omuzuna ve beline yükler. Fakat kalbi ve ruhu, binler batman minnetlerden ve korkulardan kurtulur. Öteki bedbaht nefer ise askerliği bırakır, nizama tâbi olmak istemez, sola gider. Cismi bir batman ağırlıktan kurtulur; fakat kalbi binler batman minnetler altında ve ruhu hadsiz korkular altında ezilir. Hem herkese dilenci, hem herşeyden, her hadiseden titrer bir surette gider. Ta mahall-i maksuda yetişir; orada âsi ve kaçak cezasını görür.

    Dördüncü Söz

    NAMAZ ne kadar kıymettar ve mühim, hem ne kadar ucuz ve az bir masrafla kazanılır; hem namazsız adam ne kadar divane ve zararlı olduğunu iki kere iki dört eder derecesinde kat'î anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, gör:

    Bir zaman, bir büyük hâkim, iki hizmetkârını, herbirisine yirmi dört altın verip, iki ay uzaklıkta has ve güzel bir çiftliğine ikamet etmek için gönderiyor. Ve onlara emreder ki: "Şu para ile yol ve bilet masrafı yapınız. Hem oradaki meskeninize lâzım bazı şeyleri mübâyaa ediniz. Bir günlük mesafede bir istasyon vardır. Hem araba, hem gemi, hem şimendifer, hem tayyare bulunur. Sermayeye göre binilir."

    İki hizmetkâr, ders aldıktan sonra giderler. Birisi bahtiyar idi ki, istasyona kadar bir parça para masraf eder. Fakat o masraf içinde, efendisinin hoşuna gidecek öyle güzel bir ticaret elde eder ki, sermayesi birden bine çıkar. Öteki hizmetkâr bedbaht, serseri olduğundan, istasyona kadar yirmi üç altınını sarf eder. Kumara mumara verip zayi eder. Birtek altını kalır. Arkadaşı ona der: "Yahu, şu liranı bir bilete ver, ta bu uzun yolda yayan ve aç kalmayasın. Hem bizim efendimiz kerîmdir; belki merhamet eder, ettiğin kusuru affeder. Seni de tayyareye bindirirler; bir günde mahall-i ikametimize gideriz. Yoksa, iki aylık bir çölde aç, yayan, yalnız gitmeye mecbur olursun."

    Acaba şu adam inat edip, o tek lirasını bir define anahtarı hükmünde olan bir bilete vermeyip muvakkat bir lezzet için sefahete sarf etse, gayet akılsız, zararlı, bedbaht olduğunu en akılsız adam dahi anlamaz mı?

    Beşinci Söz

    NAMAZ KILMAK ve büyük günahları işlememek2 ne derece hakikî bir vazife-i insaniye ve ne kadar fıtrî, münasip bir netice-i hilkat-i beşeriye olduğunu görmek istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle:

    Seferberlikte, bir taburda, biri muallem, vazifeperver, diğeri acemî, nefisperver iki asker beraber bulunuyordu. Vazifeperver nefer talime ve cihada dikkat eder, erzak ve tayınatını hiç düşünmezdi. Çünkü, anlamış ki, onu beslemek ve cihazatını vermek, hasta olsa tedavi etmek, hatta indelhâce lokmayı ağzına koymaya kadar devletin vazifesidir. Ve onun asıl vazifesi talim ve cihaddır. Fakat bazı erzak ve cihazat işlerinde işler. Kazan kaynatır, karavanayı yıkar, getirir. Ona sorulsa, "Ne yapıyorsun?" "Devletin angaryasını çekiyorum" der. Demiyor, "Nafakam için çalışıyorum."

    Diğer şikemperver ve acemi nefer ise, talime ve harbe dikkat etmezdi. "O devlet işidir, bana ne?" derdi. Daim nafakasını düşünüp onun peşinde dolaşır, taburu terk eder, çarşıya gider, alışveriş ederdi. Birgün, muallem arkadaşı ona dedi:

    "Birader, asıl vazifen talim ve muharebedir. Sen onun için buraya getirilmişsin. Padişaha itimad et; o seni aç bırakmaz. O onun vazifesidir. Hem sen âciz ve fakirsin; her yerde kendini beslettiremezsin. Hem mücahede ve seferberlik zamanıdır. Hem sana âsidir der, ceza verirler. Evet, iki vazife peşimizde görünüyor. Biri padişahın vazifesidir; bazan biz onun angaryasını çekeriz ki, bizi beslemektir. Diğeri bizim vazifemizdir; padişah bize teshilât ile yardım eder ki, talim ve harptir."

    Altıncı Söz

    NEFİS VE MALINI Cenâb-ı Hakka satmak ve Ona abd olmak ve asker olmak ne kadar kârlı bir ticaret, ne kadar şerefli bir rütbe olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciği dinle:

    Bir zaman bir padişah, raiyetinden iki adama, herbirisine emaneten birer çiftlik verir ki, içinde fabrika, makine, at, silâh gibi herşey var. Fakat fırtınalı bir muharebe zamanı olduğundan hiçbir şey kararında kalmaz; ya mahvolur veya tebeddül eder, gider. Padişah, o iki nefere, kemâl-i merhametinden, bir yaver-i ekremini gönderdi. Gayet merhametkâr bir ferman ile onlara diyordu:

    “Elinizde olan emanetimi bana satınız; ta sizin için muhafaza edeyim, beyhude zayi olmasın. Hem muharebe bittikten sonra size daha güzel bir surette iade edeceğim. Hem güya o emanet malınızdır; pek büyük bir fiyat size vereceğim. Hem o makine ve fabrikadaki aletler benim namımla ve benim destgâhımda işlettirilecek; hem fiyatı, hem ücretleri birden bine yükselecek. Bütün o kârı size vereceğim. Hem de siz, âciz ve fakirsiniz. O koca işlerin masârifâtını tedarik edemezsiniz. Bütün masarifatı ve levâzımatı, ben deruhte ederim. Bütün varidatı ve menfaatı size vereceğim. Hem de terhisat zamanına kadar elinizde bırakacağım. İşte beş mertebe kâr içinde kâr!

    “Eğer bana satmazsanız, zaten görüyorsunuz ki, hiç kimse elindekini muhafaza edemiyor. Herkes gibi elinizden çıkacak. Hem beyhude gidecek; hem o yüksek fiyattan mahrum kalacaksınız.

    Yedinci Söz

    ŞU KÂİNATIN tılsım-ı muğlâkını açan “Âmentü billâhi ve bi’l-yevmi’l-âhir” 1 ruh-u beşer için saadet kapısını fetheden ne kadar kıymettar iki tılsım-ı müşkülküşâ olduğunu; ve sabır ile Hâlıkına tevekkül ve iltica ve şükür ile Rezzâkından sual ve dua ne kadar nâfi ve tiryak gibi iki ilâç olduğunu; ve Kur’ân’ı dinlemek, hükmüne inkıyad etmek, namazı kılmak, kebâiri terk etmek ebedü’l-âbâd yolculuğunda ne kadar mühim, değerli, revnaktar bir bilet, bir zâd-ı âhiret, bir nur-u kabir olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle:

    Bir zaman, bir asker, meydan-ı harp ve imtihanda, kâr ve zarar deveranında pek müthiş bir vaziyete düşer. Şöyle ki: Sağ ve sol iki tarafından dehşetli, derin iki yara ile yaralı; ve arkasında cesîm bir arslan, ona saldırmak için bekliyor gibi duruyor. Ve gözü önünde bir darağacı dikilmiş, bütün sevdiklerini asıp mahvediyor, onu da bekliyor. Hem bu hali ile beraber uzun bir yolculuğu var; nefyediliyor.

    O biçare, şu dehşet içinde meyusane düşünürken, sağ cihetinde Hızır gibi bir hayırhah, nuranî bir zât peyda olur, ona der: “Meyus olma. Sana iki tılsım verip öğreteceğim. Güzelce istimal etsen, o arslan, sana musahhar bir at olur. Hem o darağacı, sana keyif ve tenezzüh için hoş bir salıncağa döner. Hem sana iki ilâç vereceğim. Güzelce istimal etsen, o iki müteaffin yaraların, iki güzel kokulu gül-ü Muhammedî (a.s.m.) denilen latîf çiçeğe inkılâb ederler. Hem sana bir bilet vereceğim. Onunla, uçar gibi, bir senelik bir yolu bir günde kesersin. İşte, eğer inanmıyorsan, bir parça tecrübe et; ta doğru olduğunu anlayasın.”

    Sekizinci Söz

    Şu dünya ve dünya içindeki ruh-u insanî ve insanda dinin mahiyet ve kıymetlerini; ve eğer din-i hak olmazsa dünya bir zindan olması; ve dinsiz insan en bedbaht mahlûk olduğunu; ve şu âlemin tılsımını açan, ruh-u beşerîyi zulümâttan kurtaran Yâ Allah ve Lâ ilâhe illâllah olduğunu 3 anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle: Eski zamanda, iki kardeş uzun bir seyahate beraber gidiyorlar. Git gide ta yol ikileşti. O iki yol başında ciddî bir adamı gördüler. Ondan sordular: “Hangi yol iyidir?” O dahi onlara dedi ki: “Sağ yolda kanun ve nizama tebaiyet mecburiyeti vardır. Fakat o külfet içinde bir emniyet ve saadet vardır. Sol yolda ise serbestiyet ve hürriyet vardır. Fakat o serbestiyet içinde bir tehlike ve şekavet vardır. Şimdi intihaptaki ihtiyar sizdedir.” Bunu dinledikten sonra, güzel huylu kardeş sağ yola “Tevekkeltü alâllah” deyip gitti ve nizam ve intizama tebaiyeti kabul etti. Ahlâksız ve serseri olan diğer kardeş, sırf serbestlik için sol yolu tercih etti. Zahiren hafif, mânen ağır vaziyette giden bu adamı hayalen takip ediyoruz:..

    Dokuzuncu Söz

    BİRİNCİ NÜKTE

    Namazın mânâsı, Cenâb-ı Hakkı tesbih ve tâzim ve şükürdür. Yani, celâline karşı kavlen ve fiilen Sübhânallah deyip takdis etmek; hem, kemâline karşı lâfzen ve amelen Allahu ekber deyip tâzim etmek; hem, cemâline karşı kalben ve lisanen ve bedenen Elhamdülillâh deyip şükretmektir.

    Haşir Bahsi

    Birader, haşir ve âhireti basit ve avam lisanıyla ve vâzıh bir tarzda beyanını istersen, öyle ise şu temsîlî hikâyeciğe nefsimle beraber bak, dinle: Bir zaman iki adam Cennet gibi güzel bir memlekete (şu dünyaya işarettir) gidiyorlar. Bakarlar ki, herkes ev, hane, dükkân kapılarını açık bırakıp muhafazasına dikkat etmiyorlar. Mal ve para meydanda, sahipsiz kalır. O adamlardan birisi, her istediği şeye elini uzatıp ya çalıyor, ya gasp ediyor. Hevesine tebaiyet edip her nevi zulmü, sefaheti irtikâp ediyor. Ahali de ona çok ilişmiyorlar. Diğer arkadaşı ona dedi ki:

    “Ne yapıyorsun? Ceza çekeceksin; beni de belâya sokacaksın. Bu mallar mîrî malıdır. Bu ahali, çoluk çocuğuyla asker olmuşlar veya memur olmuşlar, şu işlerde sivil olarak istihdam ediliyorlar. Onun için sana çok ilişmiyorlar. Fakat intizam şediddir. Padişahın her yerde telefonu var ve memurları bulunur. Çabuk git, dehalet et” dedi.

    On Birinci Söz

    EY KARDEŞ! Eğer hikmet-i âlemin tılsımını ve hilkat-i insanın muammasını ve hakikat-i salâtın rümuzunu bir parça fehmetmek istersen, nefsimle beraber şu temsîlî hikâyeciğe bak:

    Bir zaman bir sultan varmış. Servetçe onun pek çok hazineleri vardı. Hem o hazinelerde her çeşit cevahir, elmas ve zümrüt bulunuyormuş. Hem gizli, pek acaip defineleri varmış. Hem kemâlâtça sanayi-i garibede pek çok mahareti varmış. Hem hesapsız fünun-u acibeye marifeti, ihatası varmış. Hem nihayetsiz ulûm-u bediaya ilim ve ıttılaı varmış.

    İşte her cemâl ve kemâl sahibi kendi cemâl ve kemâlini görmek ve göstermek istemesi sırrınca, o sultan-ı zîşân dahi istedi ki, bir meşher açsın, içinde sergiler dizsin, ta nâsın enzarında saltanatının haşmetini, hem servetinin şaşaasını, hem kendi san’atının harikalarını, hem kendi marifetinin garibelerini izhar edip göstersin. Ta, cemâl ve kemâl-i mânevîsini iki vech ile müşahede etsin: Bir vechi, bizzat nazar-ı dekaik-âşinâsıyla görsün. Diğeri, gayrın nazarıyla baksın.

    On İkinci Söz

    Kur’ân-ı Hakîmin hikmet-i kudsiyesi ile felsefe hikmetinin icmâlen muvazenesi; hem hikmet-i Kur’âniyenin, insanın hayat-ı şahsiyesine ve hayat-ı içtimaiyesine verdiği ders-i terbiyenin gayet kısa bir fezlekesi; hem Kur’ân’ın sair kelimât-ı İlâhiyeye ve bütün kelâmlara cihet-i rüçhaniyetine bir işarettir. İşte bu Sözde Dört Esas vardır.

    BİRİNCİ ESAS

    Hikmet-i Kur’âniye ile hikmet-i fenniyenin farklarına şu gelecek hikâye-i temsiliye dürbünüyle bak.

    Bir zaman hem dindar, hem gayet san’atkâr bir hâkim-i namdar istedi ki, Kur’ân-ı Hakîmi, maânîsindeki kudsiyetine ve kelimâtındaki i’câza şayeste bir yazı ile yazsın, o muciznümâ kamete harika bir libas giydirilsin. İşte o nakkaş zat, Kur’ân’ı pek acip bir tarzda yazdı. Bütün kıymettar cevherleri yazısında istimal etti. Hakaikının tenevvüüne işaret için, bazı mücessem hurufatını elmas ve zümrütle ve bir kısmını lü’lü’ ve akikle ve bir taifesini pırlanta ve mercanla ve bir nev’ini altın ve gümüşle yazdı. Hem öyle bir tarzda süslendirip münakkaş etti ki, okumayı bilen ve bilmeyen herkes temâşâsından hayran olup istihsan ederdi. Bahusus ehl-i hakikatin nazarına, o surî güzellik, mânâsındaki gayet parlak güzelliğin ve gayet şirin tezyinatın işârâtı olduğundan, pek kıymettar bir antika olmuştur.

    On Üçüncü Söz

    KUR’ÂN-I HAKÎM ile felsefe ulûmunun mahsul-ü hikmetlerini, ders-i ibretlerini, derece-i ilimlerini muvazene etmek istersen, şu gelecek sözlere dikkat et.

    İşte, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân’ın, bütün kâinattaki âdiyat namıyla yad olunan, harikulâde ve birer mucize-i kudret olan mevcudat üstündeki âdet ve ülfet perdesini keskin beyanatıyla yırtıp, o hakaik-ı acibeyi zîşuura açıp, nazar-ı ibretlerini celb edip, ukûle tükenmez bir hazine-i ulûm açar.

    Felsefe hikmeti ise, bütün harikulâde olan mucizat-ı kudreti âdet perdesi içinde saklayıp cahilâne ve lâkaydâne üstünde geçer. Yalnız harikulâdelikten düşen ve intizam-ı hilkatten huruç eden ve kemâl-i fıtrattan sukut eden nadir fertleri nazar-ı dikkate arz eder, onları birer ibretli hikmet diye zîşuura takdim eder.

    Meselâ, en cami’ bir mucize-i kudret olan insanın hilkatini âdi deyip lâkaytlıkla bakar. Fakat insanın kemâl-i hilkatinden huruç etmiş, üç ayaklı yahut iki başlı bir insanı bir velvele-i istiğrabla nazar-ı ibrete teşhir eder.

    Meselâ, en lâtif ve umumî bir mucize-i rahmet olan, bütün yavruların hazine-i gaybdan muntazam iâşelerini âdi görüp küfran perdesini üstüne çeker.

    On Dördüncü Söz

    KUR’ÂN-I HAKÎMİN ve Kur’ân’ın müfessir-i hakikîsi olan Hadîsin bir kısım yüksek ve ulvî hakaikına çıkmak için teslim ve inkıyâdı noksan olan kalblere yardım edecek basamaklar hükmünde, o hakikatlerin bir kısım nazirelerine işaret edeceğiz. Ve hâtimesinde bir ders-i ibret ve bir sırr-ı inâyet beyan edilecek. O hakikatlerden haşir ve kıyametin nazireleri Onuncu Sözde, bilhassa Dokuzuncu Hakikatinde zikredildiği için, tekrara lüzum yoktur. Yalnız, sair hakikatlerden nümune olarak Beş Mesele zikrederiz.

    BİRİNCİSİ: Meselâ “Altı günde gökleri ve yeri yarattık” demek olan; hem, belki bin ve elli bin sene gibi uzun zamandan ibaret olan eyyâm-ı Kur’âniye ile, insan dünyası ve hayvan âlemi altı günde yaşayacağına işaret eden hakikat-i ulviyesine kanaat getirmek için, birer gün hükmünde olan herbir asırda, herbir senede, herbir günde Fâtır-ı Zülcelâlin halk ettiği seyyal âlemleri, seyyar kâinatları, geçici dünyaları nazar-ı şuhuda gösteriyoruz. Evet, güya insanlar gibi dünyalar dahi birer misafirdir. Her mevsimde Zât-ı Zülcelâlin emriyle âlem dolar, boşanır.

    On Beşinci Söz

    EY KOZMOĞRAFYANIN ruhsuz meseleleriyle zihni darlaşan ve aklı gözüne inen ve şu âyetin azametli sırrını o sıkışmış zihninde yerleştiremeyen mektepli efendi! Şu âyetin semâsına yedi basamaklı bir merdivenle çıkılabilir. Gel, beraber çıkacağız.

    BİRİNCİ BASAMAK

    Hakikat ve hikmet ister ki, zemin gibi semâvâtın da kendine münasip sekeneleri bulunsun. Lisan-ı şer’îde, o ecnâs-ı muhtelifeye “melâike ve ruhaniyat” tesmiye edilir.

    Evet, hakikat öyle iktiza eder. Zira, zemin, küçüklüğü ve hakaretiyle beraber, zîhayat ve zîşuur mahlûklardan doldurulması ve ara sıra boşaltılıp yeniden zîşuurlarla şenlendirilmesi işaret eder, belki tasrih eder ki, şu muhteşem burçlar sahibi müzeyyen kasırlar hükmünde olan semâvât dahi zîşuur ve zevi’l-idrak mahlûklarla doludur. Onlar dahi, ins ve cin gibi, şu âlem sarayının seyircileri ve şu kâinat kitabının mütalâacıları ve şu saltanat-ı Rububiyetin dellâllarıdırlar. Çünkü, kâinatı had ve hesaba gelmeyen tezyinat ve mehâsin ve nukuş ile süslendirip tezyin etmesi, bilbedâhe, mütefekkir istihsan edici ve mütehayyir takdir edicilerin enzârını ister.

    On Altıncı Söz

    İtminan-ı nefsime medar olacak, zulmeti dağıtacak şu âyetin nurundan Dört Şuâı göstermekle kör nefsime bir basiret vermek için yazılmıştır.

    BİRİNCİ ŞUA

    Ey nefs-i nadan! Diyorsun ki: “Ehadiyet-i Zât-ı İlâhiye ile külliyet-i ef’âli; ve vahdet-i şahsiyesiyle muinsiz umumiyet-i Rububiyeti; ve ferdâniyeti ile şeriksiz şümul-ü tasarrufatı; ve mekândan münezzehiyetiyle her yerde hazır bulunması; ve nihayetsiz ulviyetiyle herşeye yakın olması; ve birliği ile her işi bizzat elinde tutması, hakaik-ı Kur’âniyedendir. Kur’ân ise hakîmdir. Hakîm ise, akıl kabul etmeyen şeyleri akla tahmil etmez. Akıl ise, zahirî bir münâfâtı görüyor. Aklı teslime sevk edecek bir izah isterim.

    Elcevap: Madem öyledir; itminan için istersen, biz de Kur’ân’ın feyzine istinaden diyoruz: İsm-i Nur çok müşkilâtımızı halletmiş; inşaallah bunu da halleder. Akla vâzıh, kalbe nuranî olacak temsil yolunu ihtiyar ile, İmam-ı Rabbânî (r.a.) gibi deriz:

    On Yedinci Söz

    Bu Söz, iki âli Makam ve bir parlak Zeylden ibarettir.

    HÂLIK-I RAHÎM ve Rezzâk-ı Kerîm, ve Sâni-i Hakîm şu dünyayı, âlem-i ervah ve ruhaniyat için bir bayram, bir şehrayin suretinde yapıp, bütün esmâsının garaib-i nukuşuyla süslendirip, küçük büyük, ulvî süflî herbir ruha, ona münasip ve o bayramdaki ayrı ayrı hesapsız mehasin ve in’âmattan istifade etmeye muvafık ve havas ile mücehhez bir ceset giydirir, bir vücud-u cismanî verir, bir defa o temâşâgâha gönderir.

    Hem zaman ve mekân cihetiyle pek geniş olan o bayramı asırlara, senelere, mevsimlere, hattâ günlere, kıt’alara taksim ederek herbir asrı, herbir seneyi, herbir mevsimi, hattâ bir cihette herbir günü, herbir kıt’ayı, birer taife ruhlu mahlûkatına ve nebatî masnuatına birer resmigeçit tarzında bir ulvî bayram yapmıştır. Ve bilhassa rû-yi zemin, hususan bahar ve yaz zamanında, masnuat-ı sağirenin taifelerine öyle şaşaalı ve birbiri arkasında bayramlardır ki, tabakat-ı âliyede olan ruhaniyatı ve melâikeleri ve sekene-i semâvâtı seyre celb edecek bir cazibedarlık görünüyor. Ve ehl-i tefekkür için öyle şirin bir mütalâagâh oluyor ki, akıl tarifinden âcizdir.

    On Sekizinci Söz

    Bu Sözün iki makamı var. İkinci Makamı daha yazılmamıştır. Birinci Makamı Üç Noktadır.

    BİRİNCİ NOKTA

    Nefs-i emmâreme bir sille-i tedip

    Ey fahre meftun, şöhrete müptelâ, medhe düşkün, hodbinlikte bîhemtâ, sersem nefsim!

    Eğer binler meyve veren incirin menşei olan küçücük bir çekirdeği ve yüz salkım ona takılan üzümün siyah kurucuk çubuğu, bütün o meyveleri, o salkımları kendi hünerleri olduğu ve onlardan istifade edenler o çubuğa, o çekirdeğe medih ve hürmet etmek lâzım olduğu hak bir dâvâ ise, senin dahi sana yüklenen nimetler için fahre, gurura belki bir hakkın var.

    Halbuki sen, daim zemme müstehaksın. Zira o çekirdek ve o çubuk gibi değilsin. Senin bir cüz-i ihtiyarın bulunmakla, o nimetlerin kıymetlerini fahrinle tenkis ediyorsun, gururunla tahrip ediyorsun ve küfranınla iptal ediyorsun ve temellükle gasp ediyorsun.

    Senin vazifen fahir değil, şükürdür. Sana lâyık olan şöhret değil, tevazudur, hacâlettir. Senin hakkın medih değil, istiğfardır, nedâmettir. Senin kemâlin hodbinlik değil, hüdâbinlik
    tedir.

    On Dokuzuncu Söz

    Risalet-i Ahmediyeye dairdir

    Evet, şu Söz güzeldir. Fakat onu güzelleştiren, güzellerin güzeli olan evsâf-ı Muhammediyedir.

    On Dört Reşahâtı tazammun eden On Dördüncü Lem’anın

    BİRİNCİ REŞHASI 2

    Rabbimizi bize tarif eden üç büyük, küllî muarrif var: Birisi şu kitab-ı kâinattır ki, bir nebze şehadetini on üç Lem’a ile Arabî Nur Risalesinden On Üçüncü Dersten işittik. Birisi şu kitab-ı kebîrin âyet-i kübrâsı olan Hâtemü’l-Enbiyâ Aleyhissalâtü Vesselâmdır. Birisi de Kur’ân-ı Azîmüşşandır. Şimdi, şu ikinci burhan-ı nâtıkı olan Hâtemü’l-Enbiyâ Aleyhissalâtü Vesselâmı tanımalıyız, dinlemeliyiz.

    Evet, o burhanın şahs-ı mânevîsine bak:

    Sath-ı arz bir mescid, Mekke bir mihrap, Medine bir minber; o burhan-ı bâhir olan Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm bütün ehl-i imana imam, bütün insanlara hatip, bütün enbiyaya reis, bütün evliyaya seyyid, bütün enbiya ve evliyadan mürekkep bir halka-i zikrin serzâkiri; bütün enbiya hayattar kökleri, bütün evliya tarâvettar semereleri bir şecere-i nuraniyedir ki, herbir dâvâsını, mu’cizatlarına istinat eden bütün enbiya ve kerametlerine itimat eden bütün evliya tasdik edip imza ediyorlar.

    Yirminci Söz

    Birinci Makam

    BİRGÜN şu âyetleri okurken, İblis’in ilkaatına karşı Kur’ân-ı Hakîmin feyzinden üç nükte ilham edildi. Vesvesenin sureti şudur:

    Dedi ki: “Dersiniz, ‘Kur’ân mu’cizedir; hem nihayetsiz belâğattedir; hem umuma her vakitte hidayettir.’ Halbuki, şöyle bazı hâdisât-ı cüz’iyeyi tarihvâri bir surette musırrâne tekrar etmekte ne mânâ var? Bir ineği kesmek gibi bir vakıa-i cüz’iyeyi o kadar mühim tavsifatla böyle zikretmek, hattâ o sûre-i azîmeye de el-Bakara tesmiye etmekte ne münasebet var? Hem de “Âdem’e secde” olan hadise, sırf bir emr-i gaybîdir. Akıl ona yol bulamaz; kavî bir imandan sonra teslim ve iz’an edilebilir. Halbuki Kur’ân umum ehl-i akla ders veriyor.

    Çok yerlerde 2 der, akla havale eder. Hem taşların tesadüfî olan bazı hâlât-ı tabiiyesini ehemmiyetle beyan etmekte ne hidayet var?”

    Yirmi Birinci Söz

    BİR ZAMAN sinnen, cismen, rütbeten büyük bir adam bana dedi: “Namaz iyidir. Fakat hergün, hergün beşer defa kılmak çoktur. Bitmediğinden usanç veriyor.”

    O zâtın o sözünden hayli zaman geçtikten sonra, nefsimi dinledim. İşittim ki, aynı sözleri söylüyor. Ve ona baktım, gördüm ki, tembellik kulağıyla şeytandan aynı dersi alıyor. O vakit anladım: O zat o sözü bütün nüfus-u emmârenin namına söylemiş gibidir veya söylettirilmiştir. O zaman ben dahi dedim: Madem nefsim emmâredir. Nefsini ıslah etmeyen başkasını ıslah edemez. Öyle ise nefsimden başlarım.

    Dedim: Ey nefis! Cehl-i mürekkep içinde, tembellik döşeğinde, gaflet uykusunda söylediğin şu söze mukabil, Beş İkazı benden işit.

    BİRİNCİ İKAZ

    Ey bedbaht nefsim! Acaba ömrün ebedî midir? Hiç kat’î senedin var mı ki, gelecek seneye, belki yarına kadar kalacaksın?

    Sana usanç veren, tevehhüm-ü ebediyettir. Keyif için, ebedî dünyada kalacak gibi nazlanıyorsun. Eğer anlasaydın ki ömrün azdır, hem faidesiz gidiyor; elbette onun yirmi dörtten birisini, hakikî bir hayat-ı ebediyenin saadetine medar olacak bir güzel ve hoş ve rahat ve rahmet bir hizmete sarf etmek, usanmak şöyle dursun, belki ciddî bir iştiyak ve hoş bir zevki tahrike sebep olur.

    Yirmi İkinci Söz

    BİR ZAMAN iki adam bir havuzda yıkandılar. Fevkalâde bir tesir altında kendilerinden geçtiler. Gözlerini açtıkları vakit gördüler ki, acip bir âleme götürülmüşler. Öyle bir âlem ki, kemâl-i intizamından bir memleket hükmünde, belki bir şehir hükmünde, belki bir saray hükmündedir.

    Kemâl-i hayretlerinden etraflarına baktılar. Gördüler ki, bir cihette bakılsa azîm bir âlem görünüyor; bir cihette bakılsa muntazam bir memleket, bir cihette bakılsa mükemmel bir şehir, diğer bir cihette bakılsa gayet muhteşem bir âlemi içine almış bir saraydır.

    Şu acaip âlemde gezerek seyran ettiler. Gördüler ki, bir kısım mahlûklar var; bir tarz ile konuşuyorlar, fakat bunlar onların dillerini bilmiyorlar. Yalnız, işaretlerinden anlaşılıyor ki, mühim işler görüyorlar ve ehemmiyetli vazifeler yapıyorlar.

    O iki adamdan birisi, arkadaşına dedi ki: “Şu acip âlemin elbette bir müdebbiri ve şu muntazam memleketin bir mâliki, şu mükemmel şehrin bir sahibi, şu musannâ sarayın bir ustası vardır. Biz çalışmalıyız, onu tanımalıyız. Çünkü, anlaşılıyor ki, bizi buraya getiren odur. Onu tanımazsak kim bize medet verecek? Dillerini bilmediğimiz ve onlar bizi dinlemedikleri şu âciz mahlûklardan ne bekleyebiliriz? Hem koca bir âlemi bir memleket suretinde, bir şehir tarzında, bir saray şeklinde yapan ve baştan başa hârika şeylerle dolduran ve müzeyyenâtın envâıyla tezyin eden ve ibretnümâ mu’cizatlarla donatan bir zat, elbette bizden ve buraya gelenlerden bir istediği vardır. Onu tanımalıyız. Hem ne istediğini bilmekliğimiz lâzımdır.”

    Yirmi Üçüncü Söz

    Birinci Mebhas

    İmanın binler mehâsininden yalnız beşini, Beş Nokta içinde beyan ederiz.

    BİRİNCİ NOKTA

    İnsan, nur-u iman ile âlâ-yı illiyyîne çıkar, Cennete lâyık bir kıymet alır. Ve zulmet-i küfür ile esfel-i sâfilîne düşer, Cehenneme ehil olacak bir vaziyete girer. Çünkü, iman, insanı Sâni-i Zülcelâline nisbet ediyor. İman bir intisaptır. Öyle ise, insan, iman ile insanda tezahür eden san’at-ı İlâhiye ve nukuş-u esmâ-i Rabbâniye itibarıyla bir kıymet alır. Küfür o nisbeti kat’ eder. O kat’dan, san’at-ı Rabbâniye gizlenir. Kıymeti dahi yalnız madde itibarıyla olur. Madde ise, hem fâniye, hem zâile, hem muvakkat bir hayat-ı hayvanî olduğundan, kıymeti hiç hükmündedir.

    Yirmi Dördüncü Söz

    Şu Söz Beş Daldır. Dördüncü Dala dikkat et. Beşinci Dala yapış, çık, meyvelerini kopar, al.

    ŞU ÂYET-İ CELÎLENİN şecere-i nuraniyesinin çok hakikatlerinden bir hakikatinin Beş Dalına işaret ederiz...

    Yirmi Beşinci Söz

    Elde Kur’ân gibi bir mu’cize-i bâki varken,
    Başka burhan aramak aklıma zâid görünür.
    Elde Kur’ân gibi bir burhan-ı hakikat varken,
    Münkirleri ilzam için gönlüme sıklet mi gelir?

    İHTAR: Şu Sözün başında Beş Şuleyi yazmak niyet ettik. Fakat Birinci Şulenin âhirlerinde, eski hurufatla tab etmek için gayet sür’atle yazmaya mecbur olduk. Hattâ bazı gün yirmi otuz sahifeyi iki üç saat içinde yazıyorduk. Onun için, Üç Şuleyi ihtisaren, icmâlen yazarak, İki Şuleyi de şimdilik terk ettik. Bana ait kusurlar ve noksaniyetler ve işkâl ve hatalara nazar-ı insaf ve müsamaha ile bakmalarını, ihvanlarımızdan bekleriz.

    Bu Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesindeki ekser âyetlerin herbiri, ya mülhidler tarafından medar-ı tenkit olmuş veya ehl-i fen tarafından itiraza uğramış veya cinnî ve insî şeytanların vesvese ve şüphelerine maruz olmuş âyetlerdir. İşte, bu Yirmi Beşinci Söz öyle bir tarzda o âyetlerin hakikatlerini ve nüktelerini beyan etmiş ki, ehl-i ilhad ve fennin kusur zannettikleri noktalar i’câzın lemeâtı ve belâğat-i Kur’âniyenin kemâlâtının menşeleri olduğu, ilmî kaideleriyle ispat edilmiş. Bulantı vermemek için, onların şüpheleri zikredilmeden cevab-ı kat’î verilmiş. gibi, yalnız Yirminci Sözün Birinci Makamında üç dört âyette şüpheleri söylenmiş.

    Hem bu Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi gerçi gayet muhtasar ve acele yazılmış ise de, fakat ilm-i belâğat ve ulûm-u Arabiye noktasında, âlimlere hayret verecek derecede âlimâne ve derin ve kuvvetli bir tarzda beyan edilmiş. Gerçi her bahsini her ehl-i dikkat tam anlamaz, istifade etmez. Fakat o bahçede herkesin ehemmiyetli hissesi var. Pek acele ve müşevveş hâletler içinde telif edildiğinden ifade ve ibaresinde kusur var olmasıyla beraber, ilim noktasında çok ehemmiyetli meselelerin hakikat
    ini beyan etmiş.

    Yirmi Altıncı Söz

    Kader Risalesi

    KADER ile cüz-ü ihtiyarî, iki mesele-i mühimmedir. Ona dair Dört Mebhas içinde birkaç sırlarını açmaya çalışacağız.

    BİRİNCİ MEBHAS

    Kader ve cüz-ü ihtiyarî, İslâmiyetin ve imanın nihayet hududunu gösteren, hâlî ve vicdanî bir imanın cüzlerindendir. Yoksa ilmî ve nazarî değillerdir. Yani, mü’min, herşeyi, hattâ fiilini, nefsini Cenâb-ı Hakka vere vere, tâ nihayette teklif ve mes’uliyetten kurtulmamak için, cüz-ü ihtiyarî önüne çıkıyor; ona “Mes’ul ve mükellefsin” der. Sonra, ondan sudur eden iyilikler ve kemâlâtla mağrur olmamak için, kader karşısına geliyor; der: “Haddini bil, yapan sen değilsin.”

    Evet, kader, cüz-ü ihtiyarî, iman ve İslâmiyetin nihayet merâtibinde; kader, nefsi gururdan; ve cüz-ü ihtiyarî, adem-i mes’uliyetten kurtarmak içindir ki, mesâil-i imaniyeye girmişler. Yoksa, mütemerrid nüfus-u emmârenin işledikleri seyyiâtının mes’uliyetinden kendilerini kurtarmak için kadere yapışmak; ve onlara in’âm olunan mehâsinle iftihar etmek, gururlanmak, cüz-ü ihtiyarîye istinad etmek; bütün bütün sırr-ı kadere ve hikmet-i cüz-ü ihtiyariyeye zıt bir harekete sebebiyet veren ilmî meseleler değildir.

    Yirmi Yedinci Söz

    İçtihad Risalesi

    Beş altı sene mukaddem, Arabî bir risalede içtihada dair yazdığım bir mesele, iki kardeşimin arzularıyla, o meseleye dair haddinden tecavüz edenin haddini bildirmek için, şu Söz, o mesele-i içtihadiyeye dair yazıldı.

    İÇTİHAD kapısı açıktır. Fakat şu zamanda oraya girmeye Altı Mâni vardır.

    BİRİNCİSİ

    Nasıl ki kışta, fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi seddedilir; yeni kapıları açmak, hiçbir cihetle kâr-ı akıl değil. Hem nasıl ki büyük bir selin hücumunda, tamir için duvarlarda delikler açmak, gark olmaya vesiledir. Öyle de, şu münkerat zamanında ve âdât-ı ecânibin istilâsı ânında ve bid’aların kesreti vaktinde ve dalâletin tahribatı hengâmında, içtihad namıyla, kasr-ı İslâmiyetten yeni kapılar açıp, duvarlarından muharriplerin girmesine vesile olacak delikler açmak, İslâmiyete cinayettir.

    Yirmi Sekizinci Söz

    “Cennete dairdir”
    Şu sözün iki makamı var. Birinci Makam, Cennetin bazı letâifine işaret eder. Fakat Onuncu Sözde on iki hakikat-i kàtıa ile gayet kat’î bir surette ve bu Sözün İkinci Makamında, Onuncu Sözün hülâsası ve esası, müteselsil gayet metin Arabî bir burhan-ı kat’î 1 ile gayet parlak bir tarzda vücudu ispat olunan Cennetin ispat-ı vücudundan bahis değil, belki şu makamda yalnız sual ve cevaba ve tenkide medar olan birkaç ahvâl-i Cennetten bahseder. Eğer tevfik-i İlâhî refik olsa, sonra azîm bir Söz, o muazzam hakikate dair yazılacaktır inşaallah.

    Cennet-i bâkiyeye dair bazı suallere kısa cevaplardır. Cennete dair, Cennetten daha güzel, hurilerinden daha lâtif, selsebilinden daha tatlı olan beyanat-ı âyât-ı Kur’âniye kimseye söz bırakmamıştır ki, fazla birşey söylensin. Fakat o parlak, ezelî ve ebedî, yüksek ve güzel âyetleri fehme takrib için bazı basamakları, hem o cennet-i Kur’âniyeden nümune için, bazı çiçeklerin nümunesi nev’inden bazı nükteleri söyleyeceğiz. Beş rümuzlu sual ve cevaba işaret edeceğiz. Evet, Cennet, bütün lezâiz-i mâneviyeye medar olduğu gibi, bütün lezâiz-i cismaniyeye de medardır.

    Yirmi Dokuzuncu Söz

    Bekà-i ruh ve melâike ve haşre dairdir.

    Şu makam, iki maksad-ı esas ile bir mukaddimeden ibarettir.

    Mukaddime

    MELÂİKE ve ruhaniyâtın vücudu, insan ve hayvanların vücudu kadar kat’îdir denilebilir. Evet, On Beşinci Sözün Birinci Basamağında beyan edildiği gibi, hakikat kat’iyen iktiza eder ve hikmet yakînen ister ki, zemin gibi, semâvâtın dahi sekeneleri bulunsun ve zîşuur sekeneleri olsun ve o sekeneler o semâvâta münasip bulunsun. Şeriatin lisanında, pek çok muhtelifü’l-cins olan o sekenelere “melâike ve ruhaniyat” tesmiye edilir.

    Tılsım-ı kâinatı keşfeden Kur’ân-ı Hakîmin
    mühim bir tılsımını halleden

    Otuzuncu Söz

    Ene ve zerre’den ibaret bir elif, bir nokta’dır.

    Şu Söz İki Maksattır. Birinci Maksat ene’nin mahiyet ve neticesinden, İkinci Maksat zerre’nin hareket ve vazifesinden bahseder.

    Birinci Maksat

    ŞU ÂYETİN büyük hazinesinden tek bir cevherine işaret edeceğiz. Şöyle ki:

    Gök, zemin, dağ, tahammülünden çekindiği ve korktuğu emanetin müteaddit vücuhundan bir ferdi, bir vechi ene’dir. Evet, ene, zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar âlem-i insaniyetin etrafına dal budak salan nuranî bir şecere-i tûbâ ile müthiş bir şecere-i zakkumun çekirdeğidir. Şu azîm hakikate girişmeden evvel, o hakikatin fehmini teshil edecek bir mukaddime beyan
    ederiz. Şöyle ki:

    Otuz Birinci Söz

    Mirac-ı Nebeviyeye (a.s.m.) dairdir

    İHTAR: Mirac meselesi, erkân-ı imaniyenin usulünden sonra terettüp eden bir neticedir. Ve erkân-ı imaniyenin nurlarından medet alan bir nurdur. Erkân-ı imaniyeyi kabul etmeyen dinsiz mülhidlere karşı, elbette bizzat ispat edilmez. Çünkü, Allah’ı bilmeyen, Peygamberi tanımayan ve melâikeyi kabul etmeyen veya semâvâtın vücudunu inkâr eden adamlara Miracdan bahsedilmez; evvelâ o erkânı ispat etmek lâzım geliyor. Öyle ise, biz, Miracda istib’âd ile vesveseye düşen bir mü’mini muhatap ittihaz ederek, ona karşı serd-i kelâm edip ara sıra, makam-ı istimâda olan mülhidi nazara alıp serd-i kelâm edeceğiz. Bazı Sözlerde hakikat-i Miracın bir kısım lem’aları zikredilmiştir. İhvanlarımın ısrarıyla, ayrı ayrı o lem’aları hakikatin aslıyla birleştirmek ve kemâlât-ı Ahmediyenin (a.s.m.) cemâline birden bir âyine yapmak için, inayeti Allah’tan istedik.

    Otuz İkinci Söz

    Şu Söz Üç Mevkıftır

    Yirmi İkinci Sözün Sekizinci Lem’asını izah eden bir zeyil
    dir.

    Mevcudat-ı âlem vahdâniyete şehadet ettikleri elli beş lisandan -ki Katre risalesinde onlara işaret edilmiş- birinci lisanına bir tefsirdir ve âyetinin pek çok hakaikinden, temsil libası giydirilmiş bir hakikattir.

    Otuz Üçüncü Söz

    SUAL: Şu iki âyet-i câmianın ifade ettiği vücub ve vahdâniyet-i İlâhiye ve evsâf ve şuûnât-ı Rabbâniyeye, âlem-i asgar ve ekber olan insan ve kâinatın vech-i delâletlerini, mücmel ve kısa bir surette beyanlarını isteriz. Çünkü münkirler pek ileri gittiler. “Ne vakte kadar deyip elimizi kaldıracağız?” diyorlar.

    Elcevap: Yazılan bütün otuz üç adet Sözler, o âyetin denizinden ve ifaza ettiği hakikat bahrinden otuz üç katredir. Onlara baksanız, cevabınızı alabilirsiniz. Şimdilik, yalnız o denizden bir katrenin reşehâtına işaret nev’inden şöyle deriz ki:

    Lemeât

    Çekirdekler Çiçekleri

    Risale-i Nur şakirtlerine küçük bir mesnevî ve imanî bir divandır.

    Müellifi: Bediüzzaman Said Nursî

    Tenbih

    BU Lemeât namındaki eserin, sair divanlar gibi, bir tarzda, bir iki mevzu ile gitmediğinin sebebi, eski eserlerinden Hakikat Çekirdekleri namındaki kısacık vecizeleri bir derece izah etmek için hem nesir tarzında yazılmış, hem de sair divanlar gibi hayalâta, mizansız hissiyata girilmemiş olmasıdır. Baştan aşağıya mantık ile hakaik-i Kur’âniye ve imaniye olarak, yanında bulunan biraderzadesi gibi bazı talebelerine bir ders-i ilmîdir, belki bir ders-i imanî ve Kur’ânîdir. Üstadımızın baştaki ifadesinde dediği gibi, biz de anlamışızdır ki, nazma ve şiire hiç meyli ve onlarla iştigali de yoktur. sırrının bir nümunesini gösteriyor.

    Konferans

    Teşrin-i Sâni 1950’de Ankara Üniversitesinde profesör ve meb’uslarımız ve Pakistanlı misafirlerimiz ve muhtelif fakülte talebelerinin huzurunda, Fakülte Mescidinde gece yarısına kadar devam eden bir mecliste verilen ve büyük bir alâka ve ehemmiyetle dinlenmiş olan bir konferanstır.

    İmân ve İslâmiyet âb-ı hayatına susamış kıymetli kardeşlerim,

    Evvela: İtiraf edeyim ki, bu konferansın verildiği kürsüde bulunmuş olmak itibariyle sizlerden farkım yoktur. Sizin bir kardeşinizim. Hem bu konferans, benim çok muhtaç olduğum gayet nâfî bir dersimdir. Muhatap kendimdir. Dersimi müzakere nev’inden, siz mübarek kardeşlerime okuyacağım. Kusurlar bendendir. Kemâl ve güzellikler, istifade ettiğim Risale-i Nur eserlerine aittir. Bir mâni başımıza gelmezse, haftada bir defa olarak devam edeceğimiz dinî konferanslardan, bugün birincisi imâna dairdir. Çünkü, Bediüzzaman Said Nursî’nin Birinci Millet Meclisinde beyan ettiği gibi, “Kâinatta en yüksek hakikat imândır, imândan sonra namazdır.” Bunun için biz de konferansımızın Kur’ân, imân, Peygamberimiz Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm
    Efendimiz hakkında olmasını münasip gördük. İkincisi de inşaallah namaz ve ibadete ait olacaktır

    Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Efendimiz Muhammed’e (a.s.m.), bütün âl ve ashâbına salât ve selâm olsun.
  • 296 syf.
    ·4 günde·2/10
    Okuduğum en mide bulandırıcı kitaplardan biri olan “Daima ve Asla, Senin” kitabına yorum yapmak bile içimden gelmiyordu. Bir iki kelimeyle beni neyin bu kadar tiksindirdiğini söyleyip geçecektim sadece ama gerçekten yorumlarımı okuyan ve faydalandığını, onları birkaç kötü kitaba para vermekten kurtardığımı söyleyen güzel insanlar için kolları sıvadım. Beni tanımadığı halde benden hazzetmeyen bir kesim kitap yorumlarımı taraflı yazdığımı, mutsuz olmak ve sevmemek için özellikle bu kitapları okuduğumu düşünüp arkamdan atıp tutsa da benim amacım her zaman aynı şey oldu: Düştüğüm hatadan birkaç kişiyi kurtarmak. Çünkü bu düşüncelerimde yalnız olmayacağıma inanıyorum. Keşke bu leş gibi kitabın kapağına ve “cici” tanıtımlarına aldanmadan önce birilerinin yorumunu görseydim de cayabilseydim. Heyhat! İş başa düştü.

    Kitabın konusu falan pek önemli değil. Ben size satır aralarından bahsetmek istiyorum. Çünkü kitabı sevmeme sebebim tamamen onlar. Kitaba olan duygularımı tek cümleye sığdırmak istesem, Murat Menteş’in şu sözlerini tercih ederdim: “O kadar meymenetsiz ki, ona sopayla dahi dokunmak istemem.”

    Nedir bu kadar çirkin olan?

    En başta belirteyim bir öğretmen olmasaydım bile sadece normal bir insan olarak bu kitabı sevmezdim diye düşünüyorum. Kapakta yazdığına göre yazarlardan birisi Harvard’ı dereceyle bitirmiş lakin bundan Harvard’ın ya da edebiyatın haberi var mı, sorgulamadım değil yahut kendisi bizim bugüne kadar duyduğumuz kadar harika bir okul olmasa gerek. Kitabı okurken tek yapabildiğim yüzümü buruşturmaktı. Bunun yanında popüler kitapların olmazsa olmazı olarak kitabımız Romeo & Juliet oyunu ve replikleri üzerinde dönüyor ama zavallı Shakespeare’in bu konuda söz hakkı olmadığı, kitabın basılıp bunca satmasından da anlaşılabiliyor olsa gerek.

    Kitabın anlatıcısı olan Megan’dan bahsedeceğim size. Bu kitabı belki sadece karakterlerin berbat hayatlarından ibret almak, böyle berbat ebeveynler olursanız çocuklarınızın düşeceği ruhsal sefalet hakkında bilgilenmek, öğretmen olarak kendinizi eleştirmek için falan kullanabilirsiniz. Tabii bunun için bile indirimli fiyatı 26 küsur olan bu kitaba para vermeye gerek var mı derseniz, bence yok.

    Megan 17 yaşında, harika bir oyun yönetmenidir. (Bu konudaki akademik başarısını ne yazık ki sadece onun ve çevresinin öznel yorumlarına dayandırıyoruz zira ortada yönetmenliğe dair en ufak bir bilgi kırıntısı bile yok. Ama mesela kızımız arkadaşı basit bir yalan söylerken bile belki yönetmen olmasaydım, beni kandırabilirdi ama değilim gibisinden cümlelerle bizi yeteneğinden haberdar ediyor. Edebiyat yetmemiş olacak ki zavallı tiyatro camiası da berbat bir kitabın hışmına uğramış.) Annesi ve babası sıkıntılı bir evlilik yaşamış, babanın baskın annenin ise sevgi noktasında ezilen taraf olduğu bu evlilik babanın isteğiyle bitirilmiştir. Annesi hala içten içe babasını sevse de yapacak bir şeyi yoktur ve o da bir ortaokulda müdür olan baba figürünün emrine, yazarların berbat kurgusuna ortak olarak kocasından ayrılır ve başka bir şehre taşınır. Eski kocasını unutamasa da internetten bulduğu bir adamla idare etmekte ve haftada sadece bir gün, 5 dakikalığına kızıyla görüntülü arama yaparak elinden geldiğince bağlarını koparmamaya çalışmaktadır. Megan ise sözde annesin çok sevse, özlese ve evliliğin bitiminden dolayı üzgün olsa da annesine içten içe acımakta, haftada bir gününü dahi ona ayırmakta zorlanmakta, arkadaşları için her türlü pisliği göze alabilecekken zavallı anneciğine bunu çok görmektedir. Annesinin sevilmediğini, bunun kaçınılmaz olduğunu falan düşünüyordur. Çünkü babası evliliğini bitirdikten birkaç ay sonra “gerçek aşk”ı bulmuştur. Öyle ki ünlü yönetmen Megan onlarınkinin gerçek aşk, annesiyle babasının hebelehübele aşk yaşadığını ikisini gördüğü an anlamıştır. Bu yüzden babasına kızamamıştır bile.

    Babası kendinden bir hayli küçük olan Rose ile evlenip “yeni bir aile” kurmaya başlar ve böylece Megan yine babasının sözünü dinleyerek aileyi benimser. Rose iyi biridir ve üç yılda eve iki bebek kazandırması, hayatına asla saygı duymamaları, sanki o bir yükmüş gibi yaşamaları, babasının nefes aldığında bile gürültü çıkarıyormuş gibi davranması, onunla en ufak bir şekilde ilgilenmediği yetmiyormuş gibi ara ara sırf gövde gösterisi yapar gibi hayatına karışması falan sorun değildir. Ayrıca kızının okulunu bitirip üniversiteye başlamasını sabırsızlıkla bekleyen bu harika eğitimci babamız, yeni aileciğinin iyiliği adına kızını yaşadığı şehirde tek bırakmak ve başka bir şehre taşınarak yuvasını tamamlamayı düşünmektedir. Bebek gürültüsü yüzünden uyuyamayan kızını kulak tıkacı takması için adeta tersleyecek kadar berbat olan baba karakterimiz, hamile aşkitosu minik bir çanta taşıdığında bile endişelenecek ve ona şakacıktan kızacak kadar da şapşal bir âşıktır aynı zamanda. Bunları niye mi anlatıyorum? Çünkü Megan gibi acınası bir ergen karakterinin yazılabilmesinin gerçekten insanların aile sevgisi, saygısı ve ahlaki eğitimlerden yoksun oluşuyla bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Bu kitabı okurken böyle bir karakter yazılması beni sadece üzdü. Dünyada bu şekilde ihmal edilip kendine saygı duymayı bile öğrenemeden adeta baştan savılmış böyle çocuklar olduğunu bilmek fikri beni üzüyor ve dünyanın ne kadar tehlikeli bir yer olduğunu hatırlatıyor. Bazı insanlar kitapların, dizi ve filmlerin sadece kurgu olduğunu ve üzerinde düşünmeye, beynini kullanarak okumaya dahi gerek olmadığını düşünüyor olsa da ben onların öğretici olduğunu düşünüyorum. Bir yazarın çok sevdiğim bir lafı var: Öğrenmek isteyen, bir ahmaktan bile bir şeyler öğrenebilir.

    Neyse, gelelim Megan’a. 17 yaşındaki bu kızımız, kendini “cüretkar, erkek düşkünü, flörtöz” olarak tanımlamakta ve bununla gurur duyduğunu her dakika söylemekte olan bir karakterdir. Yazarların bu şekilde kendilerince güçlü bir karakter portresi çizdiğine ve onun özgür bir seçimde bulunduğuna inandığını size ispatlayamam belki ama kitapta bunu alt metin olarak işlediğini görmemek için ahmak olmak lazım. Megan, kendisinin bir basamak olduğuna inanmaktadır. Bunu kabullendiğini söyleyerek ve bir savunma mekanizması oluşturarak başına gelen çirkinlikleri unutmaya, kendini bu şekilde uyuşturmaya çalışsa da aslında içten içe sevilmek, değer görmek, beğenilmek ve sözlerine kulak veren birilerine ihtiyaç duyan klasik bir ergendir. Gerçek aşkın var olduğuna, yalnızca ona denk gelmediğine inandığı için de oluşturduğu bu “güçlü” imaja tutunarak acısını yok saymaktadır.

    Nasıl mı? Hemen anlatalım.

    Megan bedenini beğendiği bir erkek olduğu vakit, (çünkü ilişkilerine baktığımızda erkekleri yalnızca cinsel bir obje ve eğlence aracı olarak görmekte hatta yalnızca iki kez naber, nasıl gidiyor gibi konuştuğu çocukla acaba biraz birbirimizi tanısak mı diye düşündüğünde dahi aman, ne gerek var ki diyerek bunları boş vermektedir) erkeklerin de yalnızca buna ilgi duyacağını düşünerek bedenini kullanmakta, o kişiyle flört etmekte, başından biteceği belli olan bu fizikselliğe dayalı hoşlanma bitene kadar eğlenip terk edileceği ana kadar elinden geldiği kadarıyla değerli hissetmeye çalışmaktadır. Çünkü ona göre biriyle flört etmek, sadece fiziksel anlamda yakınlaşmak, seni ve bedenini beğenmesi falan ve sana ucuz bir “şey” (siz anladınız bu kısmı bence) gibi davranması, size ilgi gösterdiği anlamına gelmektedir. İki taraf da istedikten sonra aradaki bunca değersizliğin ve sizin 17 yaşında çocuklar olmanızın bir anlamı kalmamaktadır hatta Megan gibi ilk cinsel deneyiminizi de yaşadıysanız kimse size karışamaz, laf edemez, siz artık bir yetişkinsinizdir. Neyse. İşte bu şekilde başlayan ve kısa süren ilişkileri, o erkeklerin Megan’ı hayatının aşkını bularak terk etmesiyle son bulur. (Hayatın 17 yıllık olduğunu sanmaları da ayrı bir inceleme alanı olabilir ama bunu ergen benmerkezciliğine de yorabiliriz tabii.) Ona ucuz bir “şey” gibi davranan bu erkekler, terk etme sebebi olan kızlara karşı birer centilmen, aşık ve gerçek sevgilidirler. (Anne-baba-Rose üçgenini hatırlayın) Tabii onların bahsettiği bu aşk benim gözümde acınası bir ilgi budalalığı ama cidden o da başka bir mevzu. İşte bu düzen yaklaşık 7 kez falan olmuştur ve Megan’ı terk eden bu erkekler, yeni aşklarıyla mutlu mesut yaşamaktadır. Bu yüzden Megan da birinden hoşlandığına karar verdiği an (yani okulda bedenini beğendiği birini gördüğü an) adeta üstüne atlayıp iki çift kelam etmeden hemen bedenini onlara sunmakta, bu düzen de bu şekilde sürüp gitmektedir. Yani kitabımız 17 yaşındaki çocukların cinsellik, partiler ve bu tür saçmalıklar üzerine sürüp giden bir Netflix dizisini aratmayacak kıvamdadır.

    Araya sıkıştırılmaya çalışılan Shakespeare replikleri ve bunlardan bir tık daha “ahlaklı” yazılmış Owen karakteri (Megan açık seçik konuşup üstüne gittiğinde masum Owen’ın kızarmasını komik bulmaktadır) alt metindeki korkunç hikayeyi benim gözümde örtbas etmeye yetmez. Üstelik işin en korkunç tarafı bu alt metin eleştirmek, çocuklarınızın hayatına dair en ufak bir fikriniz var mı diye insanları silkelemek ya da bunun gibi güzel erdemler adına değil sıradan bir şeymiş, orijinal bir kurguymuş, olması gerekenmiş ve övgüye layıkmış gibi yazılması. Mesela kitapta Romeo ve Juliet canlandırılacak ve gerçekten buna inanmakta zorlanıyorum ama Amerika bile olsa herhangi bir devlet okulunda, bu oyunun yatak sahnesinin 17 yaşındaki öğrencilere öylesine bir şeymiş gibi oynatılması mümkün mü? Ya da aylarca beraber olduğunuz ve ilk cinsel deneyiminizi size hakaret eder gibi yaşatan erkek, en ama en yakın arkadaşınıza aşık olup sizi terk etse, sizi aldatmış olmasalar ve izin alarak ikisi sevgili olsalar, size ucuz bir “şey” gibi davranan bu erkek, arkadaşınıza değerli bir insanmış gibi muamele etse, sizi olmadık yerde “erkek düşkünü” olduğunuz için eleştirebilse, gerçekten ama gerçekten bunun kıskançlıktan değil, insani olarak normal olan olduğu için onlardan uzak durmayı istemeyeceğiniz bir evren olabilir mi? (Yorumu, kitabın ilk yarısında yazdım. Sonrasında bu meselenin daha da çirkinleştiğine şahit oldum. İnsan daha çirkin olabilir mi, diyerek hayret etmeye fırsat bulamıyor bu kitapta.) Kitap benim için böyle korkunç ve mide bulandırıcı işte.

    Kültürel ve inanca dayalı farklılıklar ne kadar uç seviyede olursa olsun, ben bazı evrensel değerler olduğuna inanıyorum. Mesela kimse kendisine yalan söylenmesini sevmez, aldatılmak istemez, hakarete uğramaktan hoşlanmaz vs. Tabii bu “kimse” kendine saygısı olan ve bazı değerlere sahip kişileri tanımlıyor. İstisnalar varsa dahi ben karşılaşmadım ama mümkündür tabii diyerek %100 diyemiyorum. Sadece gözlemlediğim kadarından bahsediyorum. İşte benim için çocuklar, çocuk yetiştirme, ergenlik, aileden alınacak eğitim, bir çocuğun bedenini tanıması ve buna saygı duyabilmesi, gerçek sevgi gibi şeyler bu evrensel saydıklarım arasında. İnancım gereği evlilik dışı cinsel ilişki elbette benim için ve Müslümanlar için ayrı bir konu, benim bu kitapta yadırgadığım bunlar değil. 17 yaşında bir kızın böyle ucuz bir “şey” gibi yazılması, kitaptaki karakterlerin yalnızca cinsellik üzerine hayatını sürdürmesi, aile ve öğretmenlerin bunların hepsinden bihaber ve umursamaz tutumu ve tüm bunların normalmiş, iyiymiş gibi alkışlanması. Evlilik dışı ilişkiyi onaylayan bir ebeveyn dahi çocuğunun bu şekilde aşağılanmasına göz yumamaz diye umuyorum da diyebiliriz.

    Böyle bir kitabı herhangi bir insanın okumasını zaten istemem ama hele de hitap ettiği “young adult” dediğimiz genç kitlenin okuması? Yani gerçekten soruyorum, siz ister misiniz? Çocuğunuzun, kardeşinizin, öğrencinizin veya herhangi bir sevdiğiniz insanın öylesine, çerezlik, tatlış bir kitap etiketiyle basılmış bu alt metne bilinçaltını maruz bırakmak ister misiniz? Kapakta diyor ki “Aşka aşık olanlar için mükemmel!” Hayır. Asıl aşka biraz olsun ilginiz, gerçek aşka dair hayalleriniz ve kafanızda oluşan bir imaj varsa bu kitap sizin için değil!

    Dip not: Kitabı bitirdikten sonra en trajikomik şeylerden birini söylemeyi unuttuğumu fark ettim. Yukarıda anlattığım kitap var ya hani? Heh, o kitap Romeo ve Juliet'i eleştirip tiye falan alıyor bir de kitap boyunca. Gerisini siz düşünün.