Aslında budala olan Prens değil… Onu budala sanan dünyadır.
Budala , ismiyle insanı yanıltan, içeriğiyle ise sarsan bir roman. Çünkü burada “budala” diye anılan kişi, aslında etrafındaki herkesin kaybettiği bir şeyi taşıyor: saflık, merhamet ve incitmemeye dair bilinçli bir çaba.
Prens Mişkin saf, dürüst, merhametli ve iyiliğe inanıyor. İşte tam da bu yüzden bu dünyaya fazla geliyor. Dostoyevski onu bilerek bu kadar “temiz” yaratmış gibi; çünkü kirli bir dünyanın iyiliğe nasıl tahammül edemediğini göstermek istiyor. İnsanlar onun iyiliğini zayıflık ve hastalık sandı. Sessizliğini aptallık, affediciliğini acizlik olarak gördü. Çünkü bu dünyada iyi olmak artık bir meziyet değil; açıklanması gereken bir tuhaflık.
Roman boyunca herkes konuşuyor, hesap yapıyor, seviyor gibi yapıyor, nefretini saklıyor. Mişkin ise sadece olduğu gibi duruyor. Ve belki de bu yüzden en çok o yaralanıyor. Aslında Prens’in tek suçu, insanlara olduklarından daha iyi davranmasıydı. Oysa bu dünyada çoğu insan, hak ettiğinden fazla iyilik görünce huzursuz olur. Çünkü iyilik, insanın içindeki karanlığı görünür kılar. Böyle bir dünyada iyi kalabilmek için güçlü olmak gerekir. Prens güçlü değildi; kırılgandı. Ve bu kırılganlık herkesin elinde bir silaha dönüştü. Ve en çok da Aglaya… Prens’i sevmek değil, onu biçimlendirmek istedi. Kendi karmaşasını, kendi gururunu, kendi yaralarını Prens’in kalbine bıraktı ve çekip gitti. Prens’e en büyük zararı verenlerin başında geldi. Prens’in çevresi de durumdan geri kalmadı. Herkes ondan bir şey bekledi: Birileri onun saflığını kullandı, birileri merhametini sömürdü, birileri de onu “fazla iyi” olduğu için cezalandırdı.
Ve tam burada aklıma şu geldi:
Aglaya, Jack London ‘ın Martin Eden kitabındaki Ruth’a, Prens de Martin’e benzemiyor mu?
İkisi de saf bir içtenlikle