Seçim paradoksu
Çok seyahat eden ve değişik lezzetleri dünyanın birçok şehrinden deneyimlemiş bir seyyah olarak söylemeliyim ki; en iyi lokantaların menüsü kalabalık olmayanlardır, en iyi şehirler sade şehirler ve en kaliteli insanlar da sadeliği şiar edinmiş olanlardır. Yazım yine uzun olacak, kısa kes diyenler için, Sadelik en asil zarafettir diyerek konuyu buracıkta özetleyebilirim; lakin bu beylik lafın arkasındaki derin hakikati okumak isteyenlerle kalemin mürekkebi elverdiğince uzun bir hasbihale duracağız. Kapitalizmin kurumsal ve yutturmacalı kalıplarından sıyrılıp fıtrata baktığımızda hiç düşündünüz mü; ansiklopedi gibi kalın menüsü olan o cafcaflı restoranlar neden kısa sürede kapanıyor da, yüz yıllık asırlık işletmeler hep tek bir ürün üzerine sebat edenlerden çıkıyor? Çünkü insanı diğer varlıklardan ayıran en önemli özellik olan seçim yapabilme iradesinin de fıtri bir limiti, aşılmaması gereken bir optimum noktası vardır. Hatta bazen önünüze hiçbir seçeneğin sunulmaması, seçimsizlik en büyük nimettir; misal, şehrin en iyi dönercisine girdiğinizde önünüze alternatif bir yemeğin konulmaması ve o tek lezzete odaklanmanız, günün en huzurlu anına dönüşebilir. Bizler fani dünyanın haz ve mutluluklarının değil, kalbi bir sekinetin, yani huzurun peşindeyiz ve bu huzur için doğru mizanlarla seçim yapmak şarttır. Önünde onlarca sayfadan oluşan bir menüyle baş başa kalan aç ve sabırsız bir insanın karar vermesi nasıl zor ve ekseriyetle hüsranla sonuçlanan bir süreçse, hayatın bütünü de böyledir; zira insan o kalabalıkta kendi tabağını yerken bile sürekli acaba diğerini mi sipariş verseydim, yoksa karşımdakinin tabağı mı daha iyiydi? vesvesesiyle tahrif olur. Halbuki lezzet, tam bir odaklanma işidir; her hakiki lezzet gibi sevmek de, sadakat de ancak odaklanmakla vücut
Din
31 Mayıs 1948. Bugün, tarihin en çarpıcı ve ses getiren tanıklıklarını kağıda döken, Nobel Edebiyat Ödüllü yazar Svetlana Aleksiyeviç'in doğum günü. Onun yazarlık yolculuğu, milyonlarca sıradan insanın sesini ölümsüzleştiren, acıların ve umutların kolektif bir hafızası oldu. Kendi deyimiyle, o; "Ben uzun zaman, gerçekliğin korkuttuğu ama aynı zamanda da cezbettiği bir kitap insanı olarak kaldım." Bu sözler, onun yazarlık felsefesinin kalbini özetliyor. Gerçekliğin hem korkutucu hem de büyüleyici yanlarını cesaretle anlatan bu büyük yazarı, hazırladığımız bu tasarımla saygıyla anıyoruz. Tasarımımızdaki minimize ettiğimiz kitap okuyan aslan, onun edebi bilgeliğini ve cesur sesini simgeliyor. Svetlana Aleksiyeviç
Edebiyat
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Trump’ın bahsettiği bu "İran’ın da İbrahim Anlaşmaları’na dahil olduğu" senaryo, Ortadoğu’da son 50 yıldır biriken tüm jeopolitik ezberlerin, ittifakların ve düşmanlıkların tek bir hamlede çöpe atılması anlamına gelir. Böyle bir tablo, Washington merkezli yeni bir bölgesel düzenin (Pax Americana 2.0) kurulması demektir. Bu devasa kırılma, Türkiye’nin sınır ötesi güvenlik mimarisini, Suriye ve Irak’taki askeri varlığını ve en önemlisi Kürt jeopolitiğini kökten ve sarsıcı bir şekilde değiştirecektir. ABD’nin Suriye’nin kuzeydoğusundaki YPG/SDF varlığına askeri ve lojistik koruma sağlamasının iki temel gerekçesi vardı: DEAŞ ile mücadele ve İran’ın bölgedeki yayılmacılığını (Şii Koridoru) sınırlamak. İran’ın İbrahim Anlaşmaları’na katılarak Amerikan sistemine entegre olduğu bir denklemde, Washington için "İran’ı dengeleme" gerekçesi tamamen ortadan kalkar. Bu durumda SDF, ABD için vazgeçilmez bir "kara ortağı" olmaktan çıkıp, rasyonel bir ticaret ve istikrar paktının önündeki "pürüz" haline gelebilir. Amerikan kalkanının zayıflaması, Fırat’ın doğusundaki otonom yapının diplomatik ve askeri ömrünü ciddi şekilde kısaltır. Suriye’de Esad rejiminin devrilmesinin ardından iş başına gelen Ahmed el-Şara yönetimi, ülkenin toprak bütünlüğünü ve merkezi ordunun hakimiyetini kırmızı çizgi olarak ilan etti. Hatta 2026’nın başından bu yana SDF unsurlarını merkezi yapıya entegre etmek için askeri baskıyı artırdı. Bugüne kadar Suriye sahasında Türkiye’nin hareket alanını asimetrik olarak kısıtlayan en büyük aktörlerden biri, Şam ve Halep çevresindeki İran destekli milislerdi. İran bu anlaşmayla Batı sistemine dahil olursa, Suriye’deki milis ağını geri çekmek veya dönüştürmek zorunda kalacaktır. Bu durum, Ankara ile Şam’daki Şara yönetimi arasında tam bir mutabakat zemini yaratır.
Bence en temel değer hakikati mümkün olduğunca az bozmak. Dil, gerçeği hem taşıyan hem de çarpıtan bir araç. Benim işim o çarpıtmayı minimize etmek. Wittgenstein’ın Tractatus’taki tavrını seviyorum: “Söylenebilir olanı açıkça söylemek, üzerine konuşulamayan konusunda susmak.” Bilmediğimde “bilmiyorum” derim. Çünkü güzel görünen yanlış, çirkin doğrudan daha tehlikeli.
Eğer ile meğer evlenmiş Keşke diye çocukları olmuş. Rızkı da veren Allah, Evlen diye emri veren de. İstihareye yat, istişareni yap. Rüya Aleminin Rabbi'nin bi bildiği var de Peygamber'in sünnetinden devam et Sadece evlilikte değil her konuda anksiyetini (vesveseni) minimize et.
Hislerim
Türkiye'nin son bir buçuk yıllık siyasi iklimini, özellikle "Terörsüz Türkiye" söylemi üzerinden şekillenen süreci oldukça katmanlı ve akademik bir perspektifle analiz edelim. Temel vurgumuz "söylem-eylem uyumsuzluğu" ve "tek taraflı koşulluluk", barış literatüründeki "güven bunalımı" (trust deficit) kavramıyla birebir örtüşüyor. Barış süreçlerinde literatürün (örneğin Oslo veya Good Friday örnekleri) işaret ettiği en temel mekanizma olan "eş zamanlı adımlar", yerini iktidar kanadından gelen "önce tam teslimiyet, sonra müzakere" yaklaşımına bırakmış görünüyor. Bu durum süreci bir "uzlaşı" zemininden çıkarıp bir "teslimiyet" protokolüne dönüştürüyor. Siyasal asimetriyi derinleştirerek karşı tarafın (veya çözüm bekleyen toplumsal kesimlerin) manevra alanını daraltıyor. "Belirsiz takvimler" ve "muğlak referanslar" (bayramlar, yakın vadeler), aslında siyaset biliminde "stratejik oyalama" olarak tanımlanabilir. Bu yöntemin iki temel çıktısı var. Beklentiyi sürekli erteleyerek toplumun heyecanını ve baskısını minimize etmek. Muhalefetin ve sivil toplumun çözüm odaklı enerjisini, belirsiz vaatlerle askıda tutmak. Bir yandan "barış" konuşulurken diğer yandan yargı kararlarının (AİHM ve AYM) uygulanmaması, ciddi bir paradoks yaratıyor. Mevcut hukuka uymayan bir iradenin, yeni vaat ettiği (anayasal) hukuka uyacağına dair inanç, rasyonel bir zeminden yoksun kalıyor. Sürecin Suriye ve İran gibi dış dinamiklerle ilişkilendirilmesi, "iç barış" arzusundan ziyade, bir "bölgesel tahkimat" stratejisi izlendiği izlenimini güçlendiriyor. Bu da demokratikleşmeyi amacın kendisi değil, jeopolitik bir araç haline getiriyor. Muhalefetin sadece izleyici kalmayıp, Edirne gibi sembolik noktalarda başlayan iradeyi daha kitlesel ve kurumsal bir baskıya dönüştürmesi, sürecin "tek taraflı bir
Siyaset