Türkiye'nin son bir buçuk yıllık siyasi iklimini, özellikle "Terörsüz Türkiye" söylemi üzerinden şekillenen süreci oldukça katmanlı ve akademik bir perspektifle analiz edelim. Temel vurgumuz "söylem-eylem uyumsuzluğu" ve "tek taraflı koşulluluk", barış literatüründeki "güven bunalımı" (trust deficit) kavramıyla birebir örtüşüyor. Barış süreçlerinde literatürün (örneğin Oslo veya Good Friday örnekleri) işaret ettiği en temel mekanizma olan "eş zamanlı adımlar", yerini iktidar kanadından gelen "önce tam teslimiyet, sonra müzakere" yaklaşımına bırakmış görünüyor. Bu durum süreci bir "uzlaşı" zemininden çıkarıp bir "teslimiyet" protokolüne dönüştürüyor.
Siyasal asimetriyi derinleştirerek karşı tarafın (veya çözüm bekleyen toplumsal kesimlerin) manevra alanını daraltıyor. "Belirsiz takvimler" ve "muğlak referanslar" (bayramlar, yakın vadeler), aslında siyaset biliminde "stratejik oyalama" olarak tanımlanabilir. Bu yöntemin iki temel çıktısı var. Beklentiyi sürekli erteleyerek toplumun heyecanını ve baskısını minimize etmek. Muhalefetin ve sivil toplumun çözüm odaklı enerjisini, belirsiz vaatlerle askıda tutmak. Bir yandan "barış" konuşulurken diğer yandan yargı kararlarının (AİHM ve AYM) uygulanmaması, ciddi bir paradoks yaratıyor. Mevcut hukuka uymayan bir iradenin, yeni vaat ettiği (anayasal) hukuka uyacağına dair inanç, rasyonel bir zeminden yoksun kalıyor. Sürecin Suriye ve İran gibi dış dinamiklerle ilişkilendirilmesi, "iç barış" arzusundan ziyade, bir "bölgesel tahkimat" stratejisi izlendiği izlenimini güçlendiriyor. Bu da demokratikleşmeyi amacın kendisi değil, jeopolitik bir araç haline getiriyor.
Muhalefetin sadece izleyici kalmayıp, Edirne gibi sembolik noktalarda başlayan iradeyi daha kitlesel ve kurumsal bir baskıya dönüştürmesi, sürecin "tek taraflı bir