Hüznün Fiziği’ni bitirdikten sonra yazacağım incelemeyi düşünürken uyuyakalmışım.
Rüyamda Antakya daha yıkılmamış ama rüyadaki ben yıkılacağını biliyordu. İlkokulumun civarlarında dolaşıyorum. Sokakları hatırlamanın verdiği tuhaf bir sevinç var içimde; kapıları bile tanıyorum. Bazı sokakları birbirine bağlayan ara yollar görüyordum. Durup kendime şunu diyordum: Hayır, bu sokak yoktu. Bu, rüyada olmanın bir oyunu. Beni kandıramazsın rüyadaki gerçeklik.
Tıpkı bu rüya gibi, Hüznün Fiziği de labirentlere, ihtimallere ve geçmişe dönmenin fiziksel olanaksızlığına örülmüş bir hüzün yumağı. Anlaşılmayı bekleyen, günahsızca acı çeken geçmişin seslerinden biri Minotor’un bu çağa uzanan yankısı temelde.
Çağlar ötesindeki insan ile bugünkü insan aynı insan mı? Gospodinov bu soruyu biyolojik bir tür meselesi olarak değil, bir mümkünlük meselesi olarak hatırlatıyor. Mitler ve efsaneler gündelik hayattan silinirken, yazar bir labirentin duvarlarını örüyor: kenara köşeye not düşülmüş anılarla, satın alınmış öykülerle, başkalarının hayatlarından ödünç alınmış acılarla.
Sonu gelmeyen listeler uzayıp gidiyor; şehirler, oteller, anlar, şimdiki benler… Otuz beş yaşındakiyle altmış dokuz yaşındaki aynı insan oluyor. “Her şey biraz biraz” diyerek koşuyor metin. Kitabın ikinci yarısı ağır bir yorgunluk hissi bırakıyor; katlanılması gereken bir yük gibi. Hatta incelememi neredeyse sıkılmışlığa yakın bir yerden kurulacaktım.
Ama yine de, başta bahsettiğim rüya ile birlikte bu kitap, içimde unutulmaz bir yere yerleşti.
Madalyonun bir yüzü zaman, bir yüzü bellekse;
dik geldiği yer, yaşadığımız andır.